Dindar Katolik bir ailede yetiştiğiniz halde neden ateizmi seçtiniz?
Evet, hem Katolik bir ailede büyüdüm hem de 18 yaşına kadar Katolik okullarından eğitim aldım. Ateizmi seçtiğim sıralarda Tanrı’nın olmadığını düşünmeye başlamıştım. Aklımda şu sorular vardı: “Eğer Tanrı vardıysa neden yeryüzünde insanlar acı çekiyordu, açlıkla mücadele ediyorlardı, eğer bizi seviyorduysa neden hepimizi cennetine almıyordu?” Bu sorular aklımı karıştırmıştı, cevaplarını bulamadığım için de bir kaçış olarak ateizmi seçmiştim. Üniversite, yüksek lisans, doktora eğitimlerimi bir ateist olarak tamamladım. Bu sorular beni ateizme götürmüştü.

Peki, bu on yıllık süreçte ruhen ve vicdanen kendinizi nasıl hissediyordunuz? Sizi etkileyen herhangi bir şey oldu mu?
Aslında pek fazla bir şey hissettiğimi söyleyemem ama bu zaman diliminde sürekli aynı rüyayı görüp duruyordum. Hiç eşya olmayan bir odadaydım, bodrum katı gibi bir yerdi. Yer duvardan duvara halı kaplıydı. Siyah beyaz olduğunu hatırlıyorum. Bizden yukarda, önümüzde bir pencere vardı, bu pencereden inanılmaz bir ışık aydınlatıyordu odayı. Sadece erkekler vardı ve hepimiz dizlerimizin üzerinde, ışığın geldiği yöne doğru oturuyorduk. Oldukça tuhaftı, sanki hiç bilmediğim bir ülkede gibi hissetmiştim kendimi. Daha sonra başımızı eğerek yere koyduk, o anda dünyadaki her şeyin sustuğunu hissediyordum. Sonra tekrar dizlerimizin üzerinde oturduğumuzda en önde tek bir kişi fark ettim. Uzun beyazlı siyahlı bir elbise giymişti, başında ise büyük bir şey vardı. Ancak bu rüya beni bir arayışa sürüklememişti açıkçası.

Peki, İslamiyet ile ilk tanışmanız nasıl oldu?
San Francisco Üniversitesinde hocalığa başladığım esnada Müslüman bir öğrencim vardı. Başarılıydı ve iyi bir İngilizcesi vardı. Sohbetlerimiz din üzerine geçmiyordu, birbirimize herhangi bir şekilde bir şeyler ispatlamaya çalışmıyorduk. Sonraları beni ailesiyle tanıştırdı, evlerine gittim. Aradan zaman geçtikten sonra bana Kuran hediye ettiler.

Aslında ben bir din aramıyordum, neden bana verdiklerini de anlamış değildim. Kuran’ı büyük bir önyargıyla okumaya başladım. Ciddiyetle okunması gerekiyordu, anlaması çok da kolay değildi, alıştığım türden bir hitap şekli değildi çünkü. Ya ona teslim olmalıydınız ya da onunla savaşmalı. Çünkü inanmayanlara karşı büyük bir savaş açmıştı, eleştiriyor, tehdit ediyor ve meydan okuyordu. Ben ise karşı saftaydım. Bu savaşta canımı acıtan bir dezavantajım olduğunu hissettim çünkü bu kitabın yazarı beni benden daha iyi biliyordu. Sanki aklımı okurcasına her gece aklıma gelen sorunun cevabını, kitabı bir sonraki elime alışımda bana açık ve net bir şekilde veriyordu. Yıllardır kafamda oluşturduğum duvarları yerle bir ediyordu, şüphelerimi bir bir izale ediyordu. Bu savaşta yenilen taraf olmuştum. Bana tek seçenek bırakmıştı o da; Allah’a iman etmekti.

Nasıl Müslüman olduğunuzdan bahseder misiniz?
Üniversite’nin kilisesinin bodrum katında Müslüman öğrencilerin namaz kıldıkları bir mescid vardı. Bütün cesaretimi toplayarak oraya gittim ve Kelime-i Şehadet getirdim. Kelime-i şehadeti getirdikten sonra öğle namazı vakti gelmişti. Mescidde Hasan adında bir kardeş yüksek sesle ezan okudu. En öndeydi, beyazlı siyahlı bir elbisesi vardı, önünde de bir pencere, pencereden içeriye sızan ışık… Aman Allah’ım, bu benim gördüğüm rüyanın aynısıydı. Yine rüyada mıyım diye şüpheye düştüm. Hayır, kesinlikle rüyada değildim. Vücudum titrerken, gözlerimden yaşlar boşalıyordu.

Namaz kılmayı nasıl öğrendiniz? Bizimle ilk namazınızdaki hissiyatınızı paylaşır mısınız?
Müslüman olduğum gün cami imamı, bana namazın kılınışını açıklayan bir kitap verdi. Ancak Müslüman talebelerin endişeli olduklarını gördüm. Bana: “Acele etme, rahat ol, zamanla yavaş yavaş yaparsın” dediler. Ben de kendi kendime, ‘namaz bu kadar zor mu?’ dedim ve talebelerin dediklerini önemsemeyerek, hemen vaktinde beş vakit namaz kılmaya karar verdim. İlk namaz denemesi için kendime güven gelince yatsı namazını kılmaya karar verdim. Vakit gece yarısıydı, kitabı alıp banyoya girdim, kitabı açarak, kitaptaki talimatları dikkat ve incelikle uyguladım. Abdest bitince odanın ortasında durup, kapı ve pencerelerin kapalı olmasından emin olduktan sonra kıble olarak bildiğim tarafa yöneldim, derin bir nefes aldım ve elimi kaldırarak alçak bir sesle ‘Allahu Ekber’ dedim.

“İlk secdede zorlandım”
Kimsenin beni işitmemesini ve görmemesini umuyordum. Yavaş yavaş Fatiha suresi ile kısa bir sureyi Arapça olarak okudum. Öyle zannediyorum ki herhangi bir Arap beni dinlemiş olsaydı benim okumamdan bir şey anlamayacaktı. İkinci bir tekbir alarak Rükûa gittim. Rükûda biraz tedirginlik hissettim, çünkü hayatımda hiç kimseye eğilmemiştim. Odada yalnız olduğumu hatırlayınca sevindim. ‘Subhane Rabbiyel Azim’ dediğimde kalbimin hızla çarptığını hissettim. Tekrar tekbir getirerek doğruldum ve artık secdeye varma zamanı gelmişti. Secdeye varmak üzere ellerimi ve dizlerimi yere koyunca dona kaldım. Secdeye gidemiyordum! Efendisinin önünde başını yere koyan köle gibi yüzümü, burnumu yere koyup kendimi zillet sandığım bir duruma düşüremiyordum. Üstelik bacaklarımı da katlayamıyordum. Utandım. Gülünç duruma düştüm zannettim. Bu durumda beni gören, arkadaş ve tanıdıklarımın önünde acınacak ve alay edilecek halimi düşündüm. Arkadaşlarımın kahkahalarını duyar gibi oluyordum… Bir müddet tereddüt ettikten sonra derin bir nefes aldım başımı seccadeye koydum, zihnimdeki bütün düşünceleri attım. Dikkatimi dağıtacak düşüncelere yer vermeden ikinci secdeye de vardım. Bu esnada kendi kendime ‘Daha önümde üç tur daha var’ diye düşündüm ama kararlıydım. Neye mal olursa olsun bu namazı tamamlayacaktım. Kalan rekâtlarda işler gittikçe daha da kolaylaşıyordu. Son secdede tam bir sükûnet hissettim. Nihayet teşehhütten sonra selam verdim.

Kelimelerle ifade edilemez bir lezzet…
Selamdan sonra bulunduğum yerde olduğum gibi kaldım, geriye dönüp nefsimle giriştiğim savaşı aklımdan geçirdim, bir savaştan çıktığımı hissettim sonra başımı önüme eğerek mahcup bir şekilde: ‘Allah’ım tekebbürümden (kibrimden) dolayı beni bağışla, uzak bir yerden geldim ve daha önümde kat edilecek uzun bir yol var’ diye dua ettim. Bu esnada daha önce hiç yaşamadığım bir şeyi hissettim. Bunu kelimelerle ifade etmek mümkün değil. Vücudumun, kalbimin bir noktasından çıktığını hissettiğim ve anlatmaktan aciz kaldığım bir dalga kapladı. Soğuk gibiydi, ilk etapta irkildim. Vücuduma olan etkisinden ziyade garip bir şekilde duygularımı etkiledi ve görünür bir rahmetin varlığını hissettim. Bu rahmet sonra içime nüfuz ederek içimde kaynamaya başladı. Sonra sebebini bilmeden ağlamaya başladım. Uzun bir süre başım eğik bir şekilde öylece diz üstü kaldım.

“Namaza ihtiyaç duyduğumu fark ettim”
Ağlamam durunca, yaşadığım deneyimin akıl ile izah etmenin mümkün olmadığını anladım. Bu esnada idrak ettiğim en önemli husus ise, benim Allah’a ve namaza şiddetle muhtaç olduğum gerçeği oldu. Yerimden kalkmadan önce de şu duayı yaptım: ‘Allah’ım bir daha küfre girmeye cüret edersem beni, o küfre girmeden önce öldür ve bu hayattan kurtar. Hata ve eksiksiz yaşamanın çok zor olduğunu biliyorum. Ancak şunu yakinen biliyorum ki, bir tek gün dahi olsa sensiz yaşamak senin varlığını inkâr etmem mümkün değildir.’

Jeffrey Lang Kimdir?
Jeffrey Lang 1954 yılında Amerika’nın Connecticut eyaletinde dünyaya geldi. Katolik bir ailenin çocuğu olan Lang, dindar okullarda eğitim hayatını sürdürdü. Başarılı bir şekilde eğitimine devam ederek San Francisco’da üniversite okudu. 18 yaşında önce ateizmi seçti, daha sonra da Kuran-ı Kerim’den etkilenerek Müslüman oldu. Şu an Amerika’nın en büyük üniversitelerinden biri olan Kansas Üniversitesinde Matematik Profesörü olarak hayatına devam ediyor. “Melekler de sorar; İslam’a Yolculuk”, “Teslimiyet Mücadelesi” adlı kitapları bulunmaktadır.

30 Ocak 2010 / Milli Gazete

4
Oca

Nefis bir hidayet öyküsü

   Yazan: islamihayat   Kategori FIKIH, HADİS, KUR'AN, SÜNNET, İBADET, İSLAM, İSLAMİHAYAT

Bir Yahudi çocuğun Türk bakkaldan hırsızlığı ile başlar hikaye..
İbrahim Amca bir Türk. Fransa’da yaşıyor ve mütevazı bir bakkal dükkanı var, daha doğrusu küçük bir marketi..

O’ndan alışveriş yapan bir sürü site sakini var dükkanının çevresinde. Her milletten, her dinden, her renk ve ırktan pek çok insanlar.. Bu evlerden biri de bir Yahudi aileye aittir.

Olayımızın kahramanı Cad, 7 yaşında bu Yahudi ailenin çocuğudur.

Cad, hergün gelir ve İbrahim Amca’dan alışveriş yapar, her gelişinde de ona çaktırmadan(!) bir çikolatayı cebine indiriverir..

Bu aylarca böyle devam eder.

Birgün yine gelir, alışveriş yapar ama her zaman yaptığı gibi çikolata çalmayı unutur, çııkar..

İbrahim Amca, arkasından seslenir şefkatle;

“Caad, bugün çikolatanı almadın ” Ve uzatır ona her zaman Cad’ın aldığı çikolatayı..

Şaşırır çocuk ve; “Biliyor muydun?” der hayretle.

İbrahim Amca başını okşar Cad’ın ve; “Sakın bir daha çalma Cad, hırsızlık büyük bir suçtur. Başkasının hakkına tecavüzdür! Söz ver bana bir daha kimseden almayacağına böyle. Buraya geldiğinde yine al çikolatanı, ama benden hediye olarak” der şefkatle..

Bundan sonra Cad ile arkadaş hatta dost olurlar..İbrahim Amca 50 yaşında, Cad ise 7 yaşında bir çocuktur. Aradan yıllar geçer. İbrahim Amca bu Yahudi çocuğa hem arkadaş hem baba gibi davranır. Ne zaman Cad’ın bir sıkıntısı olsa, doğru İbrahim Amca’sına koşar Cad.. O’nun şefkatli sinesine sığınır; Ailesiyle, arkadaşlarıyla vb. tüm sorunlarını anlatır bu dostuna ve nasihatlarini, çözümlerini hayranlıkla dinler, uygular.

Ne zaman sıkıntıyla bir sorunla karşılaşsa İbrahim Amca’sına koşar Cad, İbrahim Amcası çekmecesinden bir kitap çıkarır ve Cad’a vererek;

“Hadi aç bir yeri” der, sonra Cad’ın açtığı yüzdeki iki sayfayı okur, Cad’a anlatır ve sorununu böylece çözümlerler birlikte. Hayrettir ki, her defasında da teşhis ve çözümler doğrudur!.. Dükkandan sıkıntıları bitmiş olarak ayrılır hep..

Böylelikle tam 17 yıl geçer; Cad 24 yaşında koca bir genç delikanlı, İbrahim Amca da ötelere yürüyen bir fani.. Ama dostlukları hep bu minval üzeri devam etmiştir..

Bir gün emr-i Hakk vaki olur ve İbrahim Amca, Hakk’ın rahmetine kavuşur. Ölmeden önce çocuklarına bir vasiyeti vardır İbrahim Amca’nın;

“İçerideki küçük sandık kendisinden hediye olara bu Yahudi gence verilecektir.”

Cad, bu en büyük dostunun ölümüyle yıkılır..Çok ağlar, çok yanar. Artık elinden yüreğinden tutan, sorunlarına çözümler bulan, sırdaşı-dert ortağı yoktur.

Vasiyet üzerine sandık Cad’a ulaştırılır. Ama ilk anların hüznüyle açmak bile istemez Cad..

Neden sonra yine büyük bir sorunla baş başa kalır Cad ve içinden çıkamadığı, çok daraldığı bir vakit aklına İbrahim Amcası gelir, gözleri dolar; derken aklına sandık gelir. Koşar açar sandığı. Bir de bakar ki sandıktan, İbrahim Amca’sının eline verip açtırdığı ve okuduğu böylelikle sorunlarını her seferinde çözümlediği o Kitap çıkar. Kitabı anlamaz çünkü Arapçadır.

Koşar, okutmak için Tunuslu arkadaşına gider. Her zamanki gibi iki sayfa okumasını ve açıklamasını ister ondan. Sorun yine çözümlenmiştir o Kitap sayesinde..

Merak eder Cad, sorar

“Bu Kitap nedir?”

Tercüme eden Tunuslu;

“Bu Kur’an-ı Kerim’dir, Müslümanların kitabı”

Cad şaşırır, şoktadır!

Hiç tereddüt etmez Cad ve sorar hemen;

“Müslüman olmak için ne yapmalıyım?”

Tunuslu gerekeni söyler-öğretir-yönlendirir ve Cad müslüman olur.

Cadallah Kur’an adını alır..

Cadallah Kuran, öyle ilerler, öyle kendini yetiştirir ki bu yolda, sadece Avrupa’da yaklaşık 6000 Hristiyan ve Yahudi’nin Müslüman olmasına vesile olur.. Her geçen gün artar, hidayetine vesile oldukları..

Bu eski Kitab’ı karıştırırken arkasında bir harita çıkar önüne orda, İbrahim Amca’nın not ettiği şu ayet vardır: “Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle davette bulun.” Bunun Bir işaret olduğunu düşünerek Afrikaya gider davetçi olarak. Önce Kenya’ya, sonra Güney Sudan’a oradan Uganda’ya ve komşu ülkelere. 30 yıla yakın dolaşır oralarda. Afrika’nın sıkıntıları bitmez. Onun etkisiyle 6 milyona ulaşır İslam’a girenler Allah’ın izniyle. Ama o Afrika’da hastalanır ve 54 yaşında 2003 yılında Allah’a davet yolunda vefat eder.

Cad’ın annesi koyu Yahudi’dir ve üniversitede hocadır. O da geçen yıl Müslüman olur. 2005′te yani oğlunun ölümünden 2 yıl sonra, 70 yaşında.. Oğlunu Yahudiliğe döndürmek için 30 yıl uğraşmış, bütün tecrübesini bilgisini ve gücünü kullanmış ikna etmek için ama muvaffak olamamış kalbi İslam’a tümüyle bağlı olan o büyük Müslümana ulaşmaya.. İşte budur hakiki din.. Allah annesinin de ayağını sabit kılsın bu dinde ve onu korusun.

Neden Cad hemen Müslüman oldu?

Diyor ki: “İbrahim Amca 17 yıl boyunca bir kere bile bana “Yahudi” ya da “kafir” demedi hatta İslam’a gir bile demedi.. Ama bir çocuğun kalbinin nasıl Kur’an’a bağlanacağını iyi bildi.”

Bir Arap kanalında Kur’an’ı, O’na sarılmayı, Kur’an’la amel etmenin lüzumunu anlatan Mısırlı Tebliğci, Dr. Saffet Hicazi konuşmasının sonunu onun kıssasına ayırmıştı. Gözyaşlarıyla İbrahim Amca’yı anlattı. Hele zerafetle, hiç örselemeden yetiştirdiği fidanının, dünyanın dört bir köşesinde, ab-ı hayat dağıtması hiç olacak şey miydi İbrahim Amca’nın?

Dr. Saffet Hicazi, Bizzat tanışırCadullah’la ve hikayesini dinler, elinden hiç bırakmadığı hayli yıpranmış Kur’an’ı sorduğunda Cadullah;

“Ammu İbrahim (İbrahim Amca)’nın Kur’an’ı işte bu” der, yanında gezdirmektedir hep..

Londra’da Darfur’a destek ve ordaki Müslümanların sorunlarıyla ilgili bir toplantı sırasında Hıristiyanlaştırılmak istenen Zulu kabilesinin reisiyle karşılaşan Dr. Saffet Hicazi kabile reisine “sen der Cadullah Kurani’yi tanıyor musun?”

Bunu sorunca, adam çok şaşırır ve heyecanla; ”

Evet!” der “Sen nerden tanıyorsun, yoksa gördün mü O’nu, konuştun mu O’nunla?” peşpeşe sıralar sorularını. “Evet der doktor, onunla İsviçre’de karşılaşmıştım.

Bunu söyleyince Saffet Bey, ellerine sarılır, elini-yüzünü öper, öper gözyaşlarıyla.. Dr: “Sen de onun etkisiyle mi İslam’a girdin?

Ve der ki; “Ben O’nun sayesinde Müslüman olan birinin yardımıyla Müslüman oldum. Madem bu eller O’nun elini tuttu, madem bu gözler O’nu gördü, ben sanki O’nu öpüyorum”

Allah Cadullah Kurani’ye rahmet etsin. Rabbim İbrahim Amca’ya da rahmet etsin, O gibilerin emsallerini arttırsın.. Onların elinden kimler İslam’a girdi Allah bilir. Kapanmayacak bir amel defteri ile Allah’a kavuştu Cadullah ve onun İslam’a girmesine sebep olan İbrahim Amca..

Büyük fedakarlık onlarınki.. Hele bu asırda!..Herkesin maddeye meftun olduğu, herkesin “ben ben” dediği, kendi çocuklarını bile önemsemeyip, nefsinin bitmez tükenmez arzularının peşinde olduğu şu talihsiz asırda…

Nebeonline.com

3
Oca

Muhteşem Mü’min

   Yazan: islamihayat   Kategori FIKIH, HADİS, KUR'AN, SÜNNET, İBADET, İSLAM, İSLAMİHAYAT

İman, mü’mini aziz yapar; aktif, fedakâr, vefalı ve cesur bir insan
çıkarır ortaya. Allah’ın en büyük olduğunu haykıran insan, insanların
önünde eğilmez, onurundan taviz vermez. Mü’min, bakarken Allah’ın
nuruyla bakar, ferasetinden korkulur. Yürürken yere basar, konuşurken
doğruyu konuşur. Mü’min muhteşemdir. İmanı ona sürekli bir ihtişam
verir. Mü’min ihtişamını korur.

Mü’min, muhteşem olduğu için gelip geçen olayların, sıkıntıların
altında ezilmez. Dar düşünceler peşinde olmaz. Tavırlarında ve
tutumlarında imanının ihtişamı vardır. Büyük düşünür, büyük yapar.

Muhteşem bir imanın ihtişamını taşıyan mü’min, kendini Allah’a dayar.
Acizden medet ummaz; kendisi gibi fanilere bel bağlamaz. İmanının
kıymetini bilir. İmanını güçlü tutacak işleri benimser; onu Allah’ın
en büyük ihsanı olarak canı, cananı bilir. İmanın ihtişamını yansıtan
bakışlarla bakar. Tuttuğunu öyle tutar. Saldığını öyle salar. Mü’min,
imanıyla, amel ve ahlâkıyla muhteşemdir. Azizdir, değerlidir. Allah
katında değerlidir, mü’min kardeşleri yanında değerlidir.

İhtişam testi
İmanın üzerimizde bıraktığı izin, bize oluşturduğu kimliğin ne düzeyde
olduğunu biz de test edebiliriz:

*İman kardeşlerimize yüreğimizde ne kadar yer açabildiğimizi,

*Dünyevileşme iptilasına karşı ne durumda olduğumuzu,

*İbadetlerden haz alıp almadığımızı,

*İnfak edip etmediğimizi,

*Gözlerimizdeki rutubeti,

*Haramlardan ne kadar kaçındığımızı,

*Kur’an’la alakamızı,

*Sabır ve sebatımızı,

*Tevekkülümüzü, rızk endişemizi, umudumuzu,

*Allah’a davette görev alabilmemizi,

Test ederek, imanın ihtişamını ölçebiliriz. Ölçümümüz sahabiler
üzerinden olmalıdır elbette.

Allah’ı tanımak ihtişamı artırır!
Mü’Minin Allah Teâlâ hakkındaki bilgisi derinleştikçe, iman menşeli
ihtişamı da büyür. Allah’ın zatını tanımak, razı olacağı ve gazap
edeceği şeyleri bilmek, O’nun kitabını anlayabilmek hayatın sırrına
vakıf olmak, dolu dolu yaşamaktır. Allah’ı, emir ve yasaklarını,
şeriatını bilmek, bilgiyi tatbikata koyabilmek, Allah’ın razı olacağı
yolda bulunmaktır. Bunun bir anlamı da sürekli Allah’ın korumasında
olmak, O’nun yardımını hissederek yaşamaktır. Allah’ı tanıyan O’ndan
korkar. O’ndan korkan azabından emin olur. Nihai gaye, en büyük emel
de budur. Mü’min, Rabbini görüyor gibi ibadet etme düzeyine gelince
ihtişamın zirvesine çıkmış olur. Şehadete koşacak hale gelir. Malını
infak etmekte tereddüt etmez. Sevdiğini Allah için sever, buğzu Allah
için olur. O artık yeryüzünde yürüyen bir melektir.

Kulları arasında ancak âlimler Allah’tan hakkıyla korkacakları için,
Allah’ı tanıtan Kur’an’ı, Allah adına konuşmuş olan Peygamber
aleyhisselamın mirasını öğrenmeye çalışır. Allah’ın mülkünde tefekkür
eder. Kur’an okudukça imanı artar, kendine güveni artar. Allah’ı
tanıyan biri olarak O’nu çok zikreder. Allah’ı zikredenle zikretmeyen
arasındaki farkın diri ile ölü arasındaki fark gibi olduğunu bilir.
(Buharî, Daavat, 66-6407)

Yapabileceği bir nafile üzerinde yoğunlaşarak veya nafileleri
önemseyerek Allah’a yakınlığını artırır. Bu yakınlık sayesinde
Allah’ın veli kulu olur. (Buharî, Rekaik, 38-6502)

Sevdiğini sadece Allah için sever
Ateşe atılmaktan korktuğu gibi küfre dönmekten korkar.’ (Buharî,
İkrah, 1-6941; Müslim, İman, 15-164)

Çevresini seviyeli tutar, çevreyi muhafaza eder
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin münafıklaştığını söyleyen
Hanzala’ya yaptığı uyarının inceliğini kavramaya çalışır: ‘Nefsimi
elinde tutana yemin olsun ki siz, hep benim yanımda olduğunuz gibi
devam edecek olsanız melekler yataklarınızda ve sokaklarda sizinle
musafaha ederdi. Ama Hanzala, bir öyle bir böyle.’ (Müslim, Tevbe, 3-
6900; Tirmizî, Sıfatülkıyameti, 59-2514)

Hanzale, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin huzurundaki imanî
heyecanını, çoluk çocuğunun arasına karıştığında koruyamadığını, bu
durumun da bir tür münafıklaşma olduğunu söyleyerek şikâyette
bulunmuştu. İhtişamın mescit ve evde aynı düzeyde kalmayı
gerektirdiğini zannetmişti. İniş ve çıkışları helak olmak olarak
telakki ediyordu. Gerçek ise öyle değildi. Sokak şartlarında
mescitteki pozisyonu devam ettirmek mümkün değildi.

İman aynı iman olarak kalacak ama sokaktaki pozisyon sokağa, evdeki de
eve uygun olacaktı. Ama imanın ihtişamından taviz vermeden olmalıydı
bu. Mü’min muhteşemdir diye uyumaz, yemez, gülmez, yorulmaz diyemeyiz.
İhtişamına uygun olmayanı yapmaz deriz.

O ihtişama uygun olmayan insanla oturup kalkmaz, deriz: ‘Kişi
arkadaşının dini üzeredir. Sizden biriniz, kiminle arkadaş olduğuna
baksın.’ (Ebu Davud, Edeb, 19-4833; Tirmizî, Zühd, 45-2378)

Günahlara karşı gevşekliğin, kendisini Allah’tan uzaklaştırabileceğini
bilir ve günaha taviz vermez. Günahkârlarla mesafeli kalır. Bedene
giyilen elbisenin eskidiği gibi imanın da eskiyebileceğini bilir.
Allah’tan imanını kalbinde yenilemesini ister. (Müstedrek, 5)

Mü’min güzeldir, muhteşemdir. İman farklıdır. O farkı hisseden daha da
farklıdır.

İhtişam sıradanlığa manidir
İman farkı gündelik hayatta ve idealde kendini gösterir. Sevdiğini
yalnız Allah’ın rızasını esas alarak sever, buğz ettiğinde de durumu
böyledir.

Vatandaşlardan bir vatandaş, evden işe, işten eve; ezan okununca
camiye giden insan seviyesi imanın yerleştiği bir kalbin sahibinin
seviyesi değildir. Giyimden, yürüyüşe kadar her şeyde fark kendini
gösterir.

‘Üç şey vardır ki, kimde onlar varsa imanın tadını bulmuş olur:

Allah ve peygamberi, ikisinin dışındaki herkesten daha sevgili olur
ona.

Nureddin Yıldız