2
Ağu

ÖRTÜ KADININ HAREMİDİR

   Yazan: islamihayat   Kategori FIKIH, HADİS, KUR'AN, SÜNNET, İBADET, İSLAM, İSLAMİHAYAT

Amerika’da üniversite okuyan eşiyle tanışarak Müslüman olan Aslı Sancar, hayatını ve Müslümanlığa geçişinde yaşadığı serüveni Yeni Asya’ya anlattı. Osmanlı dönemindeki harem ve tesettür kavramını karşılaştıran Sancar, “Evini götüremiyorsun, fakat örtünü götürebiliyorsun. Örtü bir şekilde kadının haremi oluyor” diyor.

AMERİKA’DA üniversite okuyan eşiyle tanışarak Müslüman olan Aslı Sancar’la hayatını ve Müslümanlığa geçişinde yaşadığı serüveni konuştuk. Sancar, Türkiye’ye yerleştikten sonra İslâmda kadın konularını araştırmış ve kaynak olacak “Ottoman Woman” kitabını yazmış. Daha çok Osmanlı kadınları üzerine araştırma yapan yazarla “Harem” kitabını da konuştuk.

Eşinizle Amerika’da üniversite yıllarında

tanışmışsınız. Müslümanlıkla tanışmanız eşiniz vesilesiyle olmuş…

Üniversitede okurken eşimle komşuyduk. Eşim inançlı, ancak pratik olarak inancını çok uygulamıyordu. Eşim sayesinde tanıştığım diğer Müslümanlarda gördüğüm sıcak ve samimî hava çok hoşuma gitmişti. Eşimle tanıştığım sıralarda İslâm’ı çok konuşmadık, tedrici olarak İslâm’a yaklaştım.

Dünyanın öbür ucundan farklı inanışta biriyle

evlenmek sizi ürkütmedi mi?

Sevgi olunca akan sular duruyor (Gülüyoruz). Ben bu farklılığı büyük bir problem olarak görmedim. Zaten Türkiye’ye geldiğimde de büyük problemlerle karşılaştım diyemeyeceğim. Burada kendimi hiç yabancı gibi hissetmiyorum.

Türkiye’ye yerleşmek Amerika’daki aileniz için

kabul edilebilir görüldü mü?

Annem “Sen mutlu olacaksan ben mutlu olurum” dedi. Tabiî ki annemin olumlu yaklaşımı hasreti silmedi. Annem benim hayatımı değiştirmeme saygılıydı, ismimi değiştirdikten sonra bana “Aslı” diye hitap ederdi. Böyle bir kabul ediş oldu. Annemin güzel yaklaşımı birçok şeyi rahatlattı.

Eşiniz evlenmeden önce Müslüman olmanızı şart koşmuş. Din değiştirmek sizin için zor olmadı mı?

Ben sadece dinimi değil, her şeyimi değiştirdim; dilimi, gelenek-göreneklerimi, memleketimi… ama isteyerek yaptığım için zor gelmedi.

İslâmı kabul edişinizde Hıristiyan inancınızın

olumsuz tarafları oldu mu?

Hıristiyan olarak büyüdüm, yazları kilise okuluna giderdim, ancak üniversite yıllarında dini rafa kaldırdım diyebilirim. Artık din hayatımın merkezinde değildi ve din konularını konuşmazdık. Belki bundan dolayı İslâmı kabul edişim daha kolay oldu. Ancak tabiî her halükârda Allah’a olan inancım tamdı. Bu da bana annemden geçen güçlü bir inanç…

Said Nursî, Hıristiyan İsevîlerden bahseder.

Allah’a inanan bozulmamış İsevîler… Böyle insanlar var mıydı etrafınızda?

Bence var, hatta annemden hakikî İsevî olmasından şüpheleniyorum. Annem vefat etmeden önce yanındaydım. Cuma saat 11 gibi vefat etti. Bizde adet olduğu üzere başında Kur’ân okumuştum. Sonra başından bir müddet ayrılmak zorunda kaldım. Tekrar yanına döndüğümde vefat etmişti. Kızım ve oğlum Amerika’nın New York şehrinde yaşadıkları için cenazeye gelemediler. Anneannelerini kaybetmenin üzüntüsüyle bulundukları yerin camiine gitmişler. Camiye gittiklerinde ise hoca Müslüman olup da açıklayamayan Hıristiyanlar için gıyabî cenaze namazı kılacaklarını anons etmiş. Bunlar tevafuken gelişen olaylar. Daha sonra çocuklar beni arayarak, “Anneannem için cenaze namazı kıldık” dediler. Annemden aldığım birçok şey İslâma geçişimi kolaylaştırdı diyebilirim. Annem kiliseye gitmezdi, ancak güçlü bir inancı vardı. Her zaman Müslüman olarak bana saygılıydı, Müslümanlığımı hiçbir zaman dert etmedi. Ölmeden önce “Allah’ın beni affettiğini hissediyorum” demişti. Ölümle inanılmaz barışıktı.

Tanıştığınız İslâmla, daha sonra araştırdığınızda karşınıza çıkan İslâm arasında bir fark var mıydı? Bazı insanlar, “Müslümanları tanısaydım İslâmı seçmezdim” diyorlar. Katılır mısınız?

İslâmı tanıdıktan sonra dinî konuda derinleşme oldu. Müslümanlarla ilgili söylediğiniz gibi bir şey hissetmedim. Ben daha çok kendi hatalarımla ilgilenmeyi doğru bulurum. Aslına bakarsanız hepimiz bir yoldayız. Onun içinde bizden önceki idraklere ve sonraki idraklere hüküm giydirmemeye çalışıyorum. Bakarsınız bizden geride düşündüğümüz insanlar bizi geçebilirler. Hepimiz aynı yolculukta olduğumuza göre, herkese hayırlı yolculuklar! (Gülüyoruz)

Şahsî olarak kendinizi nerde hissediyorsunuz? Doğu’da, ya da Batı’da… Amerika’da, ya da Ortadoğu’da… Müslümanların kaderine ortak hissediyor musunuz meselâ?

Üst kimlik olarak kendimi Müslüman olarak görüyorum. Kendimi Doğulu, ya da Batılı gibi kavramların içine sıkıştırmayı doğru bulmuyorum. Ben kendimi dünya vatandaşı olarak hissediyorum. Bir tarafım Amerika vatandaşı, bir tarafım Türk vatandaşı… Otuz yıldır Türkiye’deyim ve çok mutluyum. Her iki kültürün de güzel taraflarını almaya gayret gösteriyorum.

Çocuklarınızın Amerika’da olduğunu söylediniz. Türkiye’ye dönmelerini ister misiniz?

Tabiî, hergün bunu diliyorum. (Gülüyoruz)

Aslen Amerikalı olarak çocuklarınızın memleket olarak Türkiye’ye dönmesini istiyorsunuz…

Çocuklarım Türkiye’de büyüdüler. Kızım yedi yaşındayken Türkiye’ye geldik.

OSMANLIDA KADINLARIN HUKUKÎ

ŞAHSİYETLERİ VARDI

Osmanlı kadınlarını araştırmaya hangi vesileyle başladınız?

Amerika’dan Türkiye’ye gelmiş bir Müslüman olarak inanç yolculuğumun anlatılması istendi. İskenderpaşa Cemaati’nin o dönem “Kadın ve Aile Dergisi” vardı. Oraya yazılar yazmam arzu edildi. O dönemden beri İslâmda kadın konusunu işliyordum. Daha sonra 90’larda bir “mit”e dönüştürülen haremle ilgili kitaplar dikkatimi çekti. Daha sonra son Osmanlı kadınlarıyla röportaj yapma imkânına sahip oldum.

Konuştuğunuz son Osmanlı kadınları nasıl

bahsediyordu atalarından?

Osmanlı’da aile nasıl diye sormuştuk Ayaşlı Hanım’a. O da bize “Şiir gibiydi” dedi. Büyüklerin küçüklere iltifatları, küçüklerin büyüklere saygıları, hediyeleşmeler, güzel sözler… Bunlar bize öğretilenden daha farklı bir tablo çıkarıyor karşımıza.

Peki ‘Harem’le ilgili araştırmalar yapan biri olarak, sizce ‘harem kadınları’ cinsel olarak metalaştırılmış kadınlar mıydı?

Hayır! Bugünden bakanların bakışı bu yönde. Bu da oryantalistlerin bize kabul ettirdikleri bakış açısı… O dönemde kadınlar şahsiyeti olmayan, hakları olmayan insanlar gibi tanıtılıyor, ancak bunlar efsane…

Hak sahibiydiler diyorsunuz yani?

Osmanlı’da kadın, ‘harem’de yaşayan kadın feminen ve anne ruhluydu. Bunun yanında üstlendikleri görevler ve sorumluluklar hiç de küçümsenmeyecek düzeydeydi. Ancak beni en çok şaşırtan şey; Osmanlı’da kadınların hukukî haklarının varlığı ve kadınların bunları kullanma bilincinde olmasıdır.

İngiltere’de 1882’de kabul edilen kadının mal sahibi olma hakkı, çok daha öncelerinden Osmanlı’da kabul edilmişti. Osmanlı’da kadınların hukukî şahsiyetleri vardı; başkaları onlara dâva açabildikleri gibi, onlar da başkalarına dâvâ açabiliyorlardı. Osmanlı’da kadınlar iş ve evlilik anlaşmaları yapabiliyorlardı. Bu başka yerlerde yoktu. Kadın evleneceği erkeğe evlilik şartlarını yazılı olarak sunabiliyor, erkek kabul ederse evleniyorlardı.

Yani kadın hak ve hukuku sistem tarafından

güvenceye alınmış…

Bir örnek verilmesi gerekirse; tarlada çalışan bir kadının bahçesine komşunun eşeği giriyor. Kadın eşeği kovuyor. Ancak eşeğin sahibi adam, kadına küfrediyor. Bunun üzerine kadın yanına iki şahit alarak adamı kadıya şikâyet ediyor. Buradan varacağımız sonuç, toplumda belli bir ayrıcalığı olmayan bir kadının bile hak arama şuuruna sahip olmasıdır.

Osmanlı’da kadına değer veriliyor muydu?

Çok değer veriliyordu. Bugünden bakıldığında, haremde kadınlar hapsediliyor gibi algılanabilir, ancak harem kelimesinin kutsal anlamı taşıdığını da unutmamak gerek. Buna örnek Harem-i Şerif… Osmanlı’da kadınları korumak ve onere etmek için harem vardı. Hareme girmek her kadına nasip değildi, bir ayrıcalıktı. Kadını kontrol etmek için değil, ona saygı ve değer verdiğini göstermek için harem vardı.

Harem bir şekilde kadınlar için kutsallığı ve

korunaklıklı olmayı temsil ediyor. Modern zamanlarda tesettür de bir bakıma haremdir diyebilir miyiz?

Bir nev’î… Evini götüremiyorsun, fakat örtünü götürebiliyorsun. Örtü bir şekilde kadının haremi oluyor.

O dönemin kadını ile yaşadığımız döneminin

kadınını karşılaştırmak mümkün mü?

Bunu kıyaslamak çok zor. Dünyalar değişmiş, şartlar değişmiş, kavramlar değişmiş. Bugünkü kadın sosyal hayata alışmış. Haremi hapis gibi algılayan bir kadını hareme sokmak zulüm olur. Halbuki, o günkü şartlarda haremde kadınlar mutlu oluyorlardı. Osmanlı’da kadının ve erkeğin dünyası farklıydı. Bugün ise, kadın ve erkek birbirlerinin dünyasında yaşıyorlar. Tabiî, bu Osmanlı döneminde kadın erkeğin dünyasına hiç girmiyordu anlamına gelmez.

Yani siz bugünü düne çevirmemiz mümkün değil, geçmişi geçmişte değerlendirmek lâzım diyorsunuz?

Ben iki dönemi eşit tutmuyorum. Bence, o dönemin kavramlarına yeni bir elbise giydirip bugüne taşımak gerekir. Eskiden toplumda kadının güzel bir yeri vardı. Şimdi ise, kadın açısından birçok şey kayıp…

Ancak erkeğin kadınını sahiplenmesi bugün kölelik gibi algılanıyor…

Bugün kaybolan şey; kadın ve erkek arasındaki denge… Aslına bakarsanız İslâm kadın ve erkek arasındaki dengeyi çok güzel bir şekilde kuruyor. Bugünkü şartlarda kadın erkek karşısında zayıf düşmüş durumda. Halbuki İslâm kadına özel bir önem veriyor ve erkeklere kadınlara karşı sorumluluklarını gösteriyordu.

Peki erkeklerin kadınların kendilerine bir şekilde emanet edilmesini kötüye kullandıklarını, nefislerinin istemedikleri şeyler doğrultusunda kadınları yönlendirdiklerini düşünüyor musunuz?

Peygamberimiz eşlerine nasıl davranıyorsa, erkeklerin de eşlerine öyle davranması gerekir. Hz. Ayşe, Peygamberimiz (asm) için “Bize Allah’ın emrettiği şeyleri emrederdi” diyor. Erkeğin kadınlar üzerinde hakkı olduğu gibi, kadının da erkekler üzerinde hakları var. Kadın fiziksel olarak güçlü olmadığından, erkek Allah’ın emirlerini yerine getirmiyorsa, direkt boşanma hakkına sahiptir.

Osmanlı kadınlarına dönecek olursak…

“Padişahlar üzerinde anneler etkilidir” denir, yani kadınlar yönetimde etki sahibidir. Bu doğru mu?

Sultanların annelerinin oğullarının hayatları üzerinde büyük etkileri vardır. Padişah olacak bir kişi bulunduğunda, onun eğitimiyle, her türlü sorunuyla anneleri ilgilenirdi. Anneler, onlar için en iyi dost, en iyi hocaydı. Anneler, padişah olacak oğullarını etraftan gelecek her türlü kötülüğe karşı korurlardı. Bu şartlarda yetişmiş bir padişahın annesine danışmasından daha doğal ne olabilir!

Padişahın yetiştirilmesinde büyük etkileri olan

annelerin eğitimleri nasıldı?

Saraya küçük kızlar olarak gelirler, ciddî eğitimler alırlardı. Genellikle sultan eşlerinin kendilerine ait kütüphaneleri vardır. Bunun nedeni birgün valide sultan olma ihtimalidir.

Cariyeler köle gibi mi kullanılırdı?

Saraydaki cariyelerin mecburi olarak dokuz senelik bir hizmet dönemi vardı. Onlara her türlü eğitim verilirdi. San’atın hangi alanına yatkınlarsa o dalga özel eğitim aldırılırdı. Buradaki kızlar evlenme çağına gelince ise saraydaki erkek kölelerle evlendirilirlerdi. Tabiî bu erkekler de eğitimden geçirilmiş kişilerdi. Vezir olacak, bürokrasinin çeşitli kademelerinde bulunacak erkeklerdi. Osmanlı kendi içinde çok iyi bir sistem kurmuştu.

Bugün Türkiye’ye baktığınızda kadına verilen

değeri nasıl buluyorsunuz?

Bu toplumda anneye karşı duyulan saygı dünyaya göre daha fazla, ancak Osmanlı’da anneye karşı sonsuz bir saygı vardı. Bunun kaynağı ise Kur’ân’ın Nisa Sûresi’dir. Peygamberimiz de (asm) anne hakkının çok önemli olduğunu defalarca vurgulamış ve ikaz etmiştir.

Bugünkü dejenerasyonun sebebi modernitenin erkek ve kadın rakip haline getirmiş olması olabilir mi?

Batıya bakıyorum insanların eğitim seviyesi çok yüksek, bilimsel ve modern anlamda her şeyleri var, ancak kadına karşı şiddet çok yüksek.

Bu toplum, Batıda karşı şiddetin bizdekinden daha yüksek olduğuna inanmaz!

İnterneti açıp yapılan araştırmalara baksınlar o zaman. Batıda birkaç dakikada bir kadına tecavüz ediliyor. Cinayete kurban giden kadınların yüzde sekseninin katili ya eşleri, ya da sevgilileri… Kadın erkek arasındaki rekabetle birlikte kadını koruma mevhumu yok oldu. Öbür taraftan bir kadın da erkeğin canına okuyorsa, erkekle rekabete girmişse, erkek güçlü olduğundan ortaya çıkacak sonuç malûm. Demek ki harem sisteminde de bir hikmet var. Orada kadın ve erkeğin dünyaları birbirine girmiş değil. Dünya güçlü bir aile peşinde, onun için de Alman Aile Hukuk Profesörü “Dünyanın en sağlam ocağı Osmanlıda” sözüne önem vermemiz gerekir.

H. HÜSEYİN KEMAL

hhkemal@yeniasya.com.tr

01.08.2010

2
Ağu

İRLANDA’LI DEVRİMCİ MÜSLÜMAN OLDU

   Yazan: islamihayat   Kategori FIKIH, HADİS, KUR'AN, SÜNNET, İBADET, İSLAM, İSLAMİHAYAT

İrlandalı devrimci Müslüman oldu!
——————————————————————————–
30 Temmuz 2010 – 14:45:47

Mavi Marmara gemisi vesilesiyle Müslüman olanlara bir yenisi daha eklendi.

Mavi Marmara gemisi vesilesiyle Müslüman olanlara bir yenisi daha eklendi. Hayatını mazlum insanlar için mücadeleye adayan İrlandalı Caoimhe Butterly de Müslüman olarak Ayşe ismini aldı. Haberi Gazze gazimiz Adem Özköse bildiriyor…

Mavi Marmara gemisinde şehit düşen Furkan Doğan’ın mezarına yaptığı ziyaret esnasında İslam’a girmeye karar veren İrlandalı Caoimhe Butterly, Kelime-i Şehadet getirerek Kayseri’de Müslüman oldu. Mavi Marmara gemisindeki insanların Gazzeliler için yaptıkları fedakarlıklardan, özellikle de şehitlerden çok etkilendiğini ifade eden Butterly; “ Gemideki şehitlerden Furkan Doğan’ın mezarını ziyaret ettiğimde artık Müslüman olmam gerektiğini anladım. Müslüman olduğum için çok mutluyum.” dedi.

İslam cihad kültürüdür

Daha önce Filistin’in Cenin bölgesinde yaralı bir çocuğu kurtarmak isterken de ayağından vurulan Butterly, Müslüman olmadan önce Gerçek Hayat dergisine verdiği röportajda; “ Hizbullah’ı, Hamas’ı, İslami Cihad’ı tanıdıktan sonra İslam’a karşı olan sevgim daha da arttı. İslam cihad kültürüdür ve bana göre İslam’ı gerçek anlamda temsil edenler de direnişçilerdir. Bir insanın başkaları için hayatını feda etmesini, kanını akıtmasını çok asil bir davranış olarak görüyorum. İslam’ı tanıdıkça, direnişçilerle İslam üzerine konuştukça İslam’a olan sempatim daha da artıyor. Belki bir gün Müslüman olmaya karar verebilirim.” demişti. Bir dönem Meksika’da Zabatistalarla birlikte yaşayan İrlandalı Butterly’nin yaşam öyküsü de son derece ilginç. İşte mazlum insanlar için mücadele ederken film gibi bir hayat yaşayan İrlandalı devrimci kızın yaşam öyküsü:

İrlandalı vicdan savaşçısı

Gerçek ismi Caoimhe Butterly. Fakat arkadaşları ona “Cueeva” diyorlar. Bir dönem Meksika’da Zabatistalarla birlikte yaşayan, Irak’ta milisler tarafından kaçırılmak istenen, Cenin’de İsrail askerlerinin kurşunlarıyla ayağından vurulan, Lübnan’da İngiltere Eski Başkanı Tony Blair’in üzerine yürüyen Cueeva hayatını yeryüzündeki mazlum insanlara adamış. Filistinlilerin evlerinin yıkılmasına engel olmak için buldozerlerin önüne geçtiği için İsrailliler tarafından öldürülen Rachel Corry’nin de arkadaşlarından olan Cueeva ile ilk defa bir sene önce Gazze’de karşılaşmıştık. Filistin’e Özgürlük Konvoyu’na da iştirak eden Cueeva sık sık Filistin için düzenlenen konferans ve toplantılara katılmak için Ortadoğu’ya geliyor. Mesleği gazetecilik olan Cueeva; Phoblact gazetesinde ve Electronic İntifada sitesinde yazılar yazıyor. Son derece ilginç bir hayat hikâyesi olan Cueeva’nın başından geçenleri ilgiyle okuyacaksınız.

Röportaj: Adem Özköse

Hem düşünce hem de yaşam olarak “devrimci” bir tarza sahipsiniz. Niçin böyle bir tercihte bulundunuz?

Babam Afrikalılara yönelik çalışmalar yapan bir yardım kuruluşunda çalışıyordu. Bundan dolayı benim de hayatımın bir kısmı Afrika’da geçti. Afrika’da insanların nasıl aç ve mazlum bırakıldıklarını, nasıl sömürüldüklerini bizzat gördüm. Fakat ideolojik anlamda devrimci düşünceyi seçmem televizyonda seyrettiğim bir görüntünün ardından oldu.

Neydi o görüntü?

Televizyonda İsrailli askerlerin Filistinli bir gencin kemiklerini taşlarla kırdıklarına şahit oldum. Sanırım Birinci İntifada dönemindeydi. Gördüklerim karşısında şok geçirdim ve Filistinlilere yardım etmek için İrlanda’daki gruplarla ilişkiye geçtim. İrlanda’da Filistin için çalışmalar yapan grupların hepsi devrimci sol gruplardı. Devrimci düşünceyi benimsemem de ailemin de etkisi oldu. Çünkü onlar da mazlum insanlar için çaba gösteriyorlardı. Bugün dünya iki kampa ayrılmıştır. Kampların biri direnenlerin, mazlumların onurlu insanların kampıdır. Diğer kamp ise Emperyalistlerin, Siyonistlerin, zalimlerin kampıdır.

Bir de ortada olanlar var. Hiçbir şeye karışmayanlar, bu iki kampa da mesafeli olanlar.

Ortada olanlar; para, makam ve ihtirasları için çabalayan, hayatları kapitalizm tarafından çalınanlardır. Onlar aslında yaşamıyorlar, sadece yaşadıklarını zannediyorlar. Bana göre insan olmak “zulme karşı mücadele etmek” demektir. Hepimiz faşizme, İsrail’e ve emperyalizme karşı mücadele etmek zorundayız. Direnişçilerin, devrimcilerin hayatı dünyanın en zor, en meşakkatli hayatıdır. Fakat onlar hayatı onurlu ve şerefli yaşarlar. Hangi dinden, hangi milletten olurlarsa olsunlar ben dünyanın bütün direnişçilerini seviyorum. Zabatistaların, Hizbullah’ın, Hamas’ın, İslami Cihad Hareketi’nin sömürgeci güçlere karşı verdikleri mücadeleyi destekliyorum.

Bir dönem de Meksika’da Zabatistalarla birlikte yaşamışsınız. Nasıl bir hayatı vardı Zabatistaların?

Birkaç arkadaşımla birlikte 1999 yılının başlarından 2001 yılına kadar Zabatistalarla birlikte dağ köylerinde kaldık. Zabatistalar Meksika halkını seven, hayatlarını halkları için adayan yoksul devrimci
gençlerden oluşuyor. Dağ köylerinde günlük işlerinde ve sağlık alanında köylülere yardımcı olmaya çalışıyorduk. Zabatistaların hayatları çok basitti ve onlarda köylüler gibi yaşıyorlardı. Köylerden şehre inmek bazen on saatimizi alıyordu. Ayrıca köylülere nehirlerden su taşımak için 2-3 saat yol yürüyorduk. Meksika’da Zabatistalarla geçirdiğim iki sene bana zorluklara karşı dayanıklı olmayı öğretti. Daha sonra Meksika’dan ayrıldım ve Filistin’e geçtim.

Filistin’de nelerle karşılaştınız?

Filistin’de bir ambulansta çalışıyordum. İsrail askerlerinin Cenin’i yerle bir ettikleri büyük saldırı esnasında ben de Cenin’deydim. Günlerce ceset ve yaralı taşıdık. Cenin’de yaşananları hiç unutamıyorum.

İsrail askerlerinin saldırısı esnasında Muhammed Bilal isminde on yaşındaki bir çocuk vurulmuştu ve çok ağır yaralıydı. Askerler Muhammed Bilal’i ambulansa taşımamızı engellemek için sürekli etrafa ateş açıyorlardı. Muhammed Bilal can çekişmeye başlayınca dayanamadım ve çocuğun yanına doğru koştum. İsrail askerleri beni engellemek için bana doğru ateş açtılar ve dizimden vuruldum. Muhammed Bilal’e sürünerek ulaştım; fakat çocuk ölmüştü. Filistinliler beni hastaneye kaldırdılar ve yirmi gün hastanede tedavi gördüm. Hastaneden çıktıktan kısa bir süre sonra da İsrail askerleri beni tutuklayıp sınır dışı etti. Ben de İrlanda’ya geri döndüm. Filistin benim için gerçek bir okul oldu ve Filistin halkından çok şey öğrendim. Filistin’de bir seneden fazla kaldım. Bu süre zarfında onlarca çocuk cesedi gördüm. İsrail’in Filistinlilere yaptıklarına şahit olmam devrimci düşüncelerimin daha da kuvvet bulmasını sağladı.

İrlanda’ya geri döndükten sonra ne gibi faaliyetlere katıldınız?

Önce Cenin’de gördüklerimi paneller ve konferanslar vasıtasıyla insanlara anlatmak için bütün Avrupa’yı dolaştım. 2003 yılında Irak Amerika tarafından işgal edilince bir grup arkadaşımla birlikte Irak’a gittik. Bağdat’taki fakir bölgelerde yaralı ve hasta insanlara yardım ediyor, onların tedavileriyle ilgileniyorduk.

Bir gün iki İtalyalı ve bir İskoçyalı arkadaşımla birlikte yolda yürürken maskeli ve silahlı milislerin saldırısına uğradık. Milisler İtalyan arkadaşlarımızı kaçırdılar. İskoçyalı arkadaşımız ise üzerine açılan ateş sonucu olay yerinde öldü. Beni de kaçırmak istediler; fakat ellerinden kurtuldum. Kaçırılan İtalyan arkadaşlarım serbest bırakılınca hep birlikte Irak’ı terk ettik. Çünkü Irak yabancılar için güvenli bir yer değildi. Irak’tan ayrılınca tekrar Filistin’e geri dönmeye karar verdim. Kendi ismimle Filistin’e girmem yasak olduğu için başka birinin ismini kullanarak ikinci kez Filistin’e girdim. Filistin’e girişimden bir ay sonra İsrail askerlerine yakalandım. Beş gün askerler tarafından sorgulandım ve on yıl Filistin’e girmem yasaklandı. Filistin’den ayrıldıktan sonra birkaç yıl daha İrlanda’da çalışmalarımıza devam ettik. Fakat İsrail Lübnan’a saldırmaya başlayınca arkadaşlarımla birlikte Lübnan’a geçtik.

Film gibi bir hayatınız var. Lübnan’da ne kadar süre kaldınız?

Lübnan’da iki sene güneydeki köylülerle, bir sene de Nahrul Barid kampında Filistinli mültecilerle kaldım.

Dünya basını sizi Lübnan’daki bir basın toplantısında Eski İngiltere Başkanı Tony Blair’e yönelik eyleminizle tanımıştı.

Binden fazla insanın öldüğü Lübnan’a yönelik İsrail saldırısının arkasında Amerika ve İngiltere’nin de olduğunu hepimiz biliyoruz. Savaşta Lübnan’ın güneyinde öldürülen birçok çocuk cesedi görmüştüm.

Blair Lübnan’a geldiğinde ben de bir gazeteci olarak basın toplantısına katıldım. Toplantıda Fuad Sinyora da vardı. Blair’i görünce Lübnan’ın güneyinde şahit olduğum çocuk cesetlerini hatırladım.

Blair’in yüzüne karşı; “ İsrail’e destek vererek Lübnan’da işlenen cinayetlere ortak oldun. Sen bir katilsin.” diye bağırdım. Blair korktu ve yüzü kıpkırmızı oldu. Sanırım kendisini öldüreceğimi düşündü. Daha sonra polisler beni gözaltına aldılar ve soruşturmanın ardından serbest bırakıldım. Blair televizyon kanallarının önünde rezil oldu ve CNN, BBC gibi kanallar bu olayı defalarca kez haber olarak verdiler.

Gazze’ye giren ilk yardım gemisinde de bulunmuşsunuz.

Evet. 2008 yılında bir grup arkadaşımla birlikte ambargoyu delmek için Gazze’ye gitmeye karar verdik. Zaten benim Ramallah tarafına geçmem yasaktı. Kıbrıs’tan Gazze’ye doğru hareket ettik ve Gazze’ye ilaç, çocuk maması gibi yardım malzemeleri taşıdık. Kırk bir sene sonra ilk defa dışardan bir gemi Gazze’ye girdi. On bir ay arkadaşlarımla birlikte Gazze’de kaldık. Mülteci kamplarında çocuk ve kadınlara yönelik çalışmalar yaptık. Biz Gazze’den ayrıldıktan kısa bir süre sonra İsrail Gazze’ye saldırmaya başladı. Bunun üzerine tekrar bir gemiyle Gazze’ye doğru yola çıktık. Fakat İsrail askerleri gemimize saldırıp Gazze’ye girmemize izin vermediler. Biz de bunun üzerine Lübnan’a geri döndük. Lübnan’dan Mısır’a geçtik ve Gazze’ye yönelik saldırılar sürerken Refah Kapısı’ndan Gazze’ye girdik. Savaşın son on gününe şahitlik ettik ve bu esnada ambulansla yaralıları taşıdık. Benim gibi yaralı taşıyan on altı kişi İsrail uçaklarının saldırıları sonucu hayatlarını kaybetti. İsrail’in saldırılarına şahit oldukça kendimi daha fazla Filistinlilere yakın hissettim.

Uzun dönem savaş bölgelerinde yaşamışsınız. Savaş bölgeleri ölümle yaşam arasındaki çizginin inceldiği yerlerdir. Ölümden korkmuyor musunuz?

Bütün insanlar gibi ben de ölümden korkuyorum ve hayatı, ailemi ve arkadaşlarımı çok seviyorum. Fakat bizim hayatlarımız Filistin’de, Afganistan’da işgal altında yaşayan insanların hayatlarından çok daha değerli değil. Eğer vicdan taşıyorsak mazlumlara karşı sorumluluklarımız olduğunu hissederiz. Çocuklar Gazze’de öldürülürken ben dünyada hiçbir şey olmuyormuş gibi davranamam ve kapitalistler gibi bencil ve zavallı bir hayat sürdüremem. Ayrıca Filistin’de yaşadığım günler bana korkuyu kontrol altına almayı da öğretti. Korku sizi kontrol altına almadan siz korkuyu kontrol altına almalısınız. O zaman daha cesur adımlar atarsınız.

Gazze’de sizinle ilk karşılaştığımızda sanırım başınızda örtü de vardı. Müslüman olmamanıza rağmen niçin başörtüsü kullanma gereği hissediyordunuz?

İranlı genç kızların kullandıkları yarım başörtüsünden takıyordum. Çünkü insan içinde yaşadığı toplumun inançlarına saygı duymalı. Gazzeliler çok dindar insanlar. Ben de onlara olan saygım nedeniyle Gazze’de hep başörtüsüyle dolaştım. Gazzeliler direnişçi, cesur ve yabancılara karşı son derece saygılılar. Gazzelileri çok seviyorum ve onlarla birlikte olduğumda mutlu oluyorum. Gazze’ye İsrail saldırısı olduğunda Araplar ağlıyorlar. Fakat Gazzelilerin gözyaşına ihtiyacı yok. Gazze insanlardan yardım ve destek bekliyor. Rachel Corry Arap ve Müslüman olmamasına rağmen Filistin için, evleri yıkılan insanlar için canını verdi. Rachel’in bu davranışı bütün Müslümanlara, bütün vicdan sahibi insanlara iyi bir ders olmalı.

Siz Rachel’i tanıyor muydunuz?

Evet, tanıyordum. Rachel alçakgönüllü ve kahraman bir kızdı. Bütün devrimciler gibi Rachel de sevgi doluydu ve arkadaşları olarak onu çok seviyorduk.

Uzun dönem farklı İslam ülkelerinde yaşadınız. Müslüman olmayı düşündüğünüz anlar oldu mu?

Allah’ın varlığına inanıyorum ve dinlere saygı duyuyorum. Hizbullah’ı, Hamas’ı, İslami Cihad’ı tanıdıktan sonra İslam’a karşı olan sevgim daha da arttı. İslam cihad kültürüdür ve bana göre İslam’ı gerçek anlamda temsil edenler de direnişçilerdir. Namaz, oruç, hac insanın kişisel gelişimi için önemlidir; fakat mazlumlar için cihad etmek kutsal bir davranıştır. Bir insanın başkaları için hayatını feda etmesini, kanını akıtmasını çok asil bir davranış olarak görüyorum.

İslam’ı tanıdıkça, direnişçilerle İslam üzerine konuştukça İslam’a olan sempatim daha da artıyor. Belki bir gün Müslüman olmaya karar verebilirim.

29
Tem

“Hidayete ermek”…

   Yazan: islamihayat   Kategori İSLAM, İSLAMİHAYAT

Rus Manken ve Dansçı Elilikna’nın Müslüman olduğu haberini okuduk geçen gün birinci sayfadan… İçerdeki röportaja da baktım ilgiyle… İki yıl önce, bir arkadaşının geçirdiği ağır koma şartlarında hayat ve ölüm hakkında ciddi bir tecrübe yaşamış. Hayatında ilk kez Allah’a dua etmiş… Ardından bu deneyim onu Allah, din, yaratılış ve ölümlülük hakkında düşünmeye sevk etmiş… Arapça öğreniyormuş, Hacca gitmiş, tesettüre girmiş…
Allah kabul etsin…
Gazetelerde Müslüman olan Rus kadınların haberlerine sık sık rastlıyorsunuz. Hatta bu haberlerden yola çıkarak, acaba Rus erkekler arasında hiç mi Müslüman olanı yok diye bir soru da sorabiliriz. “Kadınlar üzerinden hidayet” haberleri konusunda hassas olduğumu bilen çocuklarım, Elilikna haberini kahvaltı masasında özellikle önüme sürüyorlar: “Bir Rus kadın daha Müslüman olmuş”… İhsan Eliaçık’ın kulakları çınlasın, ondan ilhamla “abdestli komünizm” ütopyası yazabilirim bu gidişle…
Elilikna’nın mavi türbanlı ve makyajlı resmine bakıyorum. Kadınların gençliklerinde merak ve moda yüzünden, orta yaşlılıklarındaysa moral bulmak için “hafif makyajlar” yapmasına çoğu kişinin tersine, kızgınlıkla bakanlardan değilim… Yoğun ve ağır makyajlarsa, genç kızları hem çok yaşlı gösteriyor, hem de gündelik hayatın içinde, trafik, zaman darlığı, çalışma ve eğitim koşulları gibi zorunluluklar düşünüldüğünde, adeta yüke dönüşüyor… Yine aynı yoğun ve ağır makyaj, orta yaş kadınları için bir tür özgüven yoksunluğunun, hüznün, kederin, bir türlü yeterince örtülemeyen iç huzursuzlukların dışa vurumu gibi…
Orta ve Uzakdoğu kadınıyla kıyaslandığında, ülkemizdeki kadınları, “makyajsız” saysak, yeridir. Bunu sadece gezi maksatlı yurtdışı seyahatlerinizde değil, Hac, Umre, Uluslararası kongre gibi ciddi içerikli seyahatlerinizde de fark edebilirsiniz…
Bununla birlikte, makyaj konusundaki hassasiyetimiz malum… Özellikle tesettürlü kadınlar üzerinden yürütülen, maksadı iyi olduğunu hep düşünmeye çalıştığım yoğun giyim-kuşam ve adabı muaşeret söylemi, Müslüman olduğu duyurulan Rus Manken Elilikna haberi ile bir kez daha düştü zihnime… “Örtümle gururluyum” diyen Elilikna’nın mavi boneli ve makyajlı resmi, bizlerin çok daha sade olduğu halde eleştiriye konu olan hallerimizle karşılaştırıldığında, insan bu “rusparan” iltimasa hayret ediyor…
Bizde de manken veya sinema oyuncusu olduğu halde yaşantısını değiştirip, daha sade ve dini bir hayatı seçenler var. Yakınen tanıdığım Canan Ceylan bunun en önemli örneklerinden. Ne ki Canan Hanımı, benzerlerinden ayıran en temel özelliği, sadece popüler bir değişimi değil, bilinçsel dönüşümü ve İslâm hakkında entelektüel araştırmaları önceleyen tavrıdır. Elbette bir ev kadını, bankacı, öğretmen ya da mühendis kadının örtünmesi, namaza başlayıp, Hacca gitmesi bu kadar popüler bir ilgiyi çekmez. Ama elbette tebriki hak eder…
Haberin bende uyandırdığı diğer daha zor sorularsa, kadere ve kişisel aydınlanma macerasına dairdir. Acaba aynı koşullarda yaşayanlar bizler olsak, uyanışa dair nasıl bir yol izlerdik? Uyanış ya da “hidayete ermek” konusunda kişisel performans ne derecede etkilidir? Hidayet, hep söyleyegeldiğimiz şekliyle Allah’tan ise, kişinin dünyaya geldiği şartlar, yatkınlıkları, fıtratı gibi yapısal ve değişimi hayli güç içsel koşulların bunda rolü nedir? Hidayet ve uyanış konusunda kişisel çaba sözkonusu mudur?
Bu tür zor sorular, ne kadar eleştirsek ve yakınsak da, insanın içinde bulunduğu toplumsal koşullar hakkında da Allah’a şükretmesini icap ettiriyor. Düşünsenize, İslâm’ı hiç bilmeyen, tanımayan, moral değerlerin çöktüğü bir toplumda da dünyaya gelmiş olabilirdik… Ben bu yazıyı kaleme alırken açık penceremden içeri öğlen ezanı doluyor… Hayatta ezan duymamış nice insan var…
Böyle düşündüğü zaman, insan dininin kıymetini daha bir anlıyor ve yeni Müslüman olmuş Elilikna gibi kardeşlerini sevinçle, coşkuyla karşılıyor…
Ama bir de tersi var her işin… Rusya üzerinden aldığımız bu sevinçli haberin tam aksi bir senaryo da en az diğeri kadar imkan ihtimal dahilinde… Yani uzun yıllar tesettürlü olan bir kadının birden bire tesettüründen vageçmesi… Ya da daha fenası, Allah korusun inancın yitirilmesi gibi bir hadise…
Bu kötümser ihtimali niçin zikrediyorum?
“İltimas” olarak hep dışımızdakilere özenle sergilediğimiz bu insani ve tebrikli güzel dili, kendi içimizdekilerden de esirgemeyelim diye… Her birimizin eksiği gediği, kusuru, noksanı vardır elbette, şu mübarek günlerde, daha iyi ve güzel olanlardan yazılabilmek için dua etmek en doğrusu… Allah hepimize hidayet nasip etsin…
Ama bugün bir değişilik yapalım mesela… Ünlü bir manken olmadığı halde eşinizi tebrik edin tesettüründen dolayı. Rusya’da yaşamadığı halde kızınızı namaz kıldığı için tebrik edin. Bir dansçı olmayan annenize telefon açıp, ona örtüsüyle gurur duyduğunuzu söyleyin. Kız öğrencilerinize, mesai arkadaşınız olan hanımlara, kız yeğenlerinize, İslâm’ı seçip yaşamaya çalıştıkları için kendilerine değer verdiğinizi hissettirin…

Sibel ERASLAN – HABERVAKTİM