Eylül, 2009 için Arşiv

Finlandiyalı Zahira, hidayete eriş hikayesini anlatırken Türkiye’deki Müslümanların hayat tarzını eleştirdi.
zahira
Hıristiyan iken İslam’ı seçerek Müslüman olan Finlandiyalı Zahira, hidayete erme hikayesini anlattı. İslam’dan önceki hayatını Allah’tan ve Hz. Muhammed (s.a.s.)’den habersiz sadece çalışarak ve gayesiz geçirdiğini vurgulayan Zahira, Kur’an’ı okuduktan sonra kendini bulduğunu söyledi. “Kur’an’da var oluşun sebebini, kendimi, öldükten sonra nereye gideceğimizi, sonra ne olacağımızı buldum” diyen Finlandiyalı Zahira; “Kur’an’da evrenin yaratılışını anlatan ayetler beni çok etkiledi.
Vakit gazetesinde yer alan habere göre Müslüman olduktan sonra artık yaşamamın bir gayesi olduğuna inandığına belirten Zahira, “Şu anda doğru bir şeyler yapıyorum ve hayatım doğru şekilde devam ediyor. Kur’an’da özellikle bir ilah olmasını kabul etmek çok hoşuma gitti. Kur’an’da ayrıca tek ve net bir yol olduğunu ve bu yolun da cennete, refaha giden yol olduğunu gördüm. Bu da beni rahatlattı ve ferahlattı” dedi.

Zahira (25), Hıristiyan iken İslam’ı seçerek Müslüman oldu. Hıristiyan olan anneanne ile ateist olan annenin çocuğu olarak dünyaya gelen Finlandiyalı Zahira, Müslüman olmadan önce Allah’ın var olduğunu ve bu konularda teslis inancı çerçevesince tavsiyelerde bulunan anneannesi ile Allah’ın var olmadığını ileri süren annenin arasında kaldı. İslam’dan önceki bu karmaşık hayatını Allah’tan ve Hz. Muhammed (s.a.s.)’den habersiz sadece çalışarak ve gayesiz geçirdiğini vurgulayan Zahira, Finlandiya’da üniversitede pazarlama okudu.

“TÜRKİYE’DEKİ MÜSLÜMANLAR DÜNYA YAŞANTISINI ÇOK SEVİYOR”

Fince ve İngilizce bilen Zahira, 1999 yılında Türkiye’ye tatile ve çalışmaya geldi. Türkiye’deki ortamda hiçbir kimsenin İslam için bir şeyler yapmadığını ifade eden Zahira, bu sebepten dolayı İslam’a yakınlaşamadığını ve bilgi sahibi olamadığını belirtti. Finlandiyalı Zahira; “Finlandiya’dan Türkiye’ye gelip gidiyordum. İslamiyetî kendi kendime araştırana kadar Türkiye’de tanıdığım Müslüman kişilerin İslam adına hiçbir şey yapmadığını gördüm. Mesela; Kur’an okumuyorlardı, namaz kılmıyorlardı, alkole haram diyorlardı ama içiyorlardı. Türkiye’deki Müslümanlar dünya yaşantısını çok seviyor” dedi.

“KUR’ÂN’I KERİM İLGİMİ VE DİKKATİMİ ÇEKTİ”

Yaklaşık 4 sene önce Finlandiyalı bir arkadaşının kendisine Fince bir Kur’an-ı Kerim hediye ettiğine değinen Zahira; “O zamana kadar Kur’an diye bir kitap olduğunu bilmiyordum. Kur’an’ı yavaş yavaş okumaya başladım” diye konuştu. Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim’i okudukça ilgisini ve dikkatini çektiğini kaydeden Zahira, daha sonra İncil’le karşılaştırmaya ve kıyaslamaya başladığını söyledi.

İncil’in belli konuları anlattığını ama bir şeyler vermediğini, İncil’de kesin ve kararlı sonuçlar olmadığını, ayrıca konuların birbirleriyle çeliştiğinin altını çizen Finlandiyalı Zahira, Kur’an’ın ise kesin ve kararlı hükümler verdiğini bildirdi. Bu sırada Kur’an okumayı sürdürdüğünü de belirten Zahira, “İşyerinde çok çalışıyordum ve Kur’an’ı okumak için fazla vaktim yoktu. Finlandiya’da İslam’la ilgili soru sorabileceğim bir Müslüman arkadaşım da yoktu. Bu sebeplerden dolayı Kur’an’a fazla odaklanamadım ve bu durum da süreci biraz daha uzattı” diye konuştu.

“KUR’ÂN DA VAROLUŞUN SEBEBİNİ BULDUM”

2007 yılının yaz ayında bundan rahatsız olan Zahira, Kur’an okumak için daha fazla zaman ayırmasını gerektiğini düşündüğünü vurguladı. Bunları düşünürken bir hafta sonra işinden ayrılmak zorunda kalan Zahira, 2 ay boyunca sabah akşam Kur’an-ı Kerim’i okuduğunu, Kur’an’ı okuyarak şehadet getirdiğini ve 2007 yılında Müslüman olduğunu belirtti. “Kur’an’da var oluşun sebebini, kendimi, öldükten sonra nereye gideceğimizi, sonra ne olacağımızı buldum” diyen Finlandiyalı Zahira; “Kur’an’da evrenin yaratılışını anlatan ayetler beni çok etkiledi. Müslüman olduktan sonra artık yaşamamın bir gayesi olduğuna inandım. Şu anda doğru bir şeyler yapıyorum ve hayatım doğru şekilde devam ediyor. Kur’an’da özellikle bir ilah olmasını kabul etmek çok hoşuma gitti. Kur’an’da ayrıca tek ve net bir yol olduğunu ve bu yolun da cennete, refaha giden yol olduğunu gördüm. Bu da beni rahatlattı ve ferahlattı” şeklinde konuştu.

Müslüman olduktan sonra annesinin kararını pek önemsemediğini ve sadece ilginç demekle yetindiğini kaydeden Finlandiyalı Zahira, Finlandiya’da İslam’ı yaşamanın çok zor olduğunu söyledi. Zahira, Finlandiya’da Müslümanlara terörist gözüyle bakıldığını belirterek, başörtülülerin işe alınmadığını bildirdi.

Chistine

Modern dansçı olan Chistine, Newyork’ta kapısında ‘Varlık hiçlikte başlar’ yazılı bir mescide girdiğinde hayatı değişir. İşte diskodan mescide uzanan bir hidayet öyküsü.
H. Hüseyin Kemal’in röportajı

Artık Müslüman olma yolunda büyük bir adım atmıştır. Kendi deyişiyle; oradaki imam efendi, yaşayan bir Kur’ân olarak Rabia Hanımı kendi özüne âşık etmiştir. İslâmı tanımadan önce Rabia Hanım İslâmı yaşayan bu insana hayran olmuştur. İlerleyen yıllarda Türkiye’ye yerleşen Rabia Hanım, dans performanslarını terk etmiş ve başka yollarla Allah’a hizmet etmenin yollarını bulmuştur. Artık kalemiyle, yaşadıklarını ve hissettiklerini insanlarla paylaşacaktır. Bu çalışmalardan en önemlisi Sufi Kitap’tan yayınladığı “Sonsuz Kulluk”tur.

Hristiyanken neden Müslüman oldunuz? Başka bir din de seçebilirdiniz?

İslâmla güzel ahlâk, yani Cemâl’i ve sonra da Kemâl sıfatlarını tanıdım. Namaz kılarak, oruç tutarak dinin içine girdim. Yaşanmadan din anlaşılamaz. Din yaşama biçimidir, kitaptan öğrenilmez. Hocadan dinleyerek öğrenilemez. Yaşadıktan sonra gördüm ki, yaratılışımız bir mu’cize. Bu mu’cizeyi tefekkür ettim. Keşfetmeye çalıştığımda Cemâl ve Kemâl sıfatıyla karşılaştım. Bu karşılaşmada ifade edilemez güzelliklerle karşılaştım. İslâm diniyle tanışırken bir hoca efendiyle karşılaştım ve içinde büyük bir mücevver taşıdığını gördüm. Bana dini anlattı. “Ne kadar güçlü, ne kadar akıllı, ne kadar dolu, ne kadar zengin, ne kadar güzel insan” dedim. İçi ve dışı birdi. Münafıklık ve iki yüzlülük yoktu. Anlattıklarını yaşıyordu. Bunlardan çok etkilendim. Bütün hayatım boyunca aradığım insanı buldum. Tekrar tekrar o hocanın vaazlarını dinledim. Bunun yanında ortamın atmosferi de beni etkiledi. Şimdi sokak cehennem gibi, bu cehennemden cami gibi sakin huzurlu bir atmosfere giriyoruz. Güzel insanların bulunduğu mekân mübarek oluyor. Camideki Kur’ân, ilâhî, sohbetlere Cemâl yansıyor.

İslâma girerken hiç tereddütünüz olmadı mı? En yoğun soru işaretleri nelerdi?

Tam tersi oldu. Bütün sorularıma, tereddütlerime cevap buldum. Endişelerim gitti. Kafamdaki karışıklık gitti. Elhamdülillah. Kafamdaki cehalet, karanlık, anlamsız hayat ebedî zenginlikle yer değiştirdi ve mutmain oldum. Mutlak güven, mutlak huzur ve mutluluğu yakaladım. Ebedî mutluluk buldum. Kalpler ancak Allah’la mutmain oluyor. İslâm dini insana tam bir özgürlük veriyor. Bir güven veriyor. Doğru insanla karşılaşmak lâzım. Çok ihtida edenler var. Onlar “Etrafımdaki Müslümanlara bakarak hiç Müslüman olmayacaktım” diyorlar. Doğru insan, ahlâk-ı Muhammedîyi (asm) miras edinmiş insandır. Çok şanslı biri olarak ben böyle biriyle karşılaştım. Ben aşka düştüm. “Ne kadar güzel bir insan” dedim. İslâmı düşünmedim. Ben o insana hayran oldum. Hz. Aişe, Peygamberimiz (asm) için “Yaşayan Kur’ân” demiştir. Siz yaşayan Kur’ân’la karşılaşmadan birşey anlayamaz, lezzet alamazsınız. Benimki büyük bir nasipti ve yaşayan Kur’ân’ı temsil eden biriyle karşılaştım.

Ahmet Altan, insanların ‘Allah’ı cezalandıran biri olarak anlattılar ve beni dinden uzaklaştırdılar’ diyor. Katılıyor musunuz?

Öyle şeyler çok var. Etrafımda görüyorum. Bazen insanların İslâm’daki güzellikleri neden görmediklerini hayretle izliyorum. Şaşıyorum.

İnsanlar ilhama mazhar olamıyor diyorsunuz…

Bir İlâhî çekim gücü var. Bu cazibe gücünü bir mü’min olarak hissetmeliyiz. Allah’ın çekim gücünü hissetmiyorsak bir yanlışlık var demektir. Biz Allah’ı özlemiyoruz. Ayrılık acısı duymuyoruz. Hz. Âdem cennetten dünyaya geldi ve senelerce ağladı. Yani pişmanlık ve ayrılık acısı duydu ve geri gitmek istedi. Bir insan olarak aynı şeyi yaşamamız gerekir. Biz de kalu beladan dünyaya ayrıldık. Eğer Allah’a özlem duymuyorsak, biz büyük bir gaflet içine düşmüşüz demektir. Ruh özlem duyuyor, ancak öyle katı perdeler var ki bu duygularımızı hissetmiyoruz. Eğer fıtratımıza uygun yaşarsak ruhumuz susuzluk duyar. Su da soruyor “Beni içecek yok mu?”. Bu bir diyalog, muhabbet, İlâhî sohbet. Biz susuzluk duyacağız ki, Allah bize cevap verecek. O İlâhî çekim gücünü hissedeceğiz. Bunun neticesinde bir muhabbet oluyor. Bu ilişki seven ve sevilen arasında. Yoksa insan ve Rab birbirinden ayrı değiller. Bu sevgi işi… Bu sevgi yoksa kuru yaşamış oluruz.

İnsanlar ibadetlerle, güzel şeyler yapacak ilhama mı mazhar oluyor? Tıpkı yönlendirilen arılar gibi…

Her şeyde İlâhî lezzet var. Önemli olan ibadetten, tesbihattan, Kur’ândan, namaz, oruç, hacdan yani itaatten lezzet alabilmek. İmandan coşku, neşe, lezzet almak önemli. Bizler gayrimeşrû hallere kendinimizi sokarak yaşayışımızın ilhamını kaybettik. Cuma mü’minin bayramı diyoruz. Şimdi de Ramazan, iftar, bayram. Müslümanız diye bir kutlama yapıyoruz. İslâm kalp, merhamet dini. Bizler Rahmetenlil Âlemin’in ümmetiyiz. Bunları tefekkür etmeliyiz. Ramazan benim için paylaşmak. Hiç başka birşey değil. On bir ay dünya işleriyle uğraşıyoruz, menfaat, menfaat… Ramazan geliyor tekrar birbirimize yaklaşıyoruz. Birbirimize kuvvet geliyor. Ruhumuz tekrar mutmain oluyor. Dünyaya hayır, ahirete evet! Bunu gerçekleştirmemiz lâzım. Basit, çok basit. Ramazanda arabamıza benzin koyuyoruz ve arabamız muhabbet, samimiyet, şefkat, aşk, ilham ve hayranlığa doğru yol alıyor. Meleklerin gıdası ibadettir. Onlar tesbihat, tefekkürle besleniyor. Aslında baktığımızda bütün kâinat namaz kılıyor.

İtaatten zevk almak diyorsunuz. Belli bir şöhrete kavuşmuş insan için Allah’a yalvarmak zor mu geliyor?

Tabiî zor geliyor. Kalp, on bir ay çöplük haline gelir. Putlar dolu, çöp dolu, toz dolu… Yalan, kibir gibi kötü hasletler ahlâken çöküşü beraberinde getirir. Kalbi bu pisliklerden temizlemedikten sonra zaten sen Allah’la, Peygamberlerle, evliyalarla ilişki kuramazsın. Çünkü kopuk yaşıyorsunuz. Manevî körlük içinde yaşıyorsunuz. İlk önce manevî olarak uyanış gerçekleşmesi lâzım. Biz manevî hastayız. Ramazan şifa ayı. Öncelikle kalplerimizdeki putları kırmamız gerekiyor. Bütün hastalıkların kökü dünyaya bağımlılıktır. Yanlış yaşadığımız için hasta oluyoruz. Kanser, baş ağrısı hepsi ondan. Çünkü biz Allah’tan ayrı yaşıyoruz.

Benim kalbim temiz, ibadet etmeme ne gerek var deniyor…

İnsanın özüyle ibadetler eşit. Allah bizi böyle yarattı. Bu ruhu beslemeyince hasta oluyoruz. İbadet ciddî bir görev. Bunu yapmayınca dengemizi kaybediyoruz. Ahlâkımızı kaybediyoruz.

Tevhid inancımızı yitirdiğimiz için de sorunlar yaşadığımızı söylüyorsunuz. Bunu da biraz açar mısınız?

Kelime-i Tevhid’i söylemek çok kolay birşey. Zaten Müslüman olarak dünyaya geliyoruz ve sonra sırat-ı müstakimden sapıyoruz. Öyle gaflete düşüyoruz ki… Tevdit; Allah ile vuslata ermektir. Buradaki Vahdet’ül vücud değil. Allah bizim için demin söylediğim gibi, “Su” gibi… “Beni içecek yok mu?” diyor. Bizim yaratılış sebebimiz aşktır. Allah, “Ben bir gizli hazineyim bilinmek istedim” diyor. Biz dünyaya sadece ve sadece itaat etmek, O’nu tanımak, O’na yaklaşmak için geldik, yani tevhid bu. İlâhî itaat en büyük bir lezzet. Ben hayatımda bunu yaşadım. Ne kadar çok itaat edersem, ufuklarım açılıyor ve o kadar çok lezzet alıyorum. Siz O’nu tanımaya çaba gösterdikçe hemen mükâfatını gönderiyor. Bizim hayatımız tekrar O’na dönmek yönünde olmalı. İnsan-ı kâmil olmak, köklere geri dönmek demektir. Biz özümüze döndükçe orada Allah’ı görürüz. Allah hiçbir yere sığmaz, mü’minin kalbine sığar. Kalbimizi tavaf edebilirsek, orada Allah’ı buluruz. Tevhid bu… Nefsimizden kurtulduğumuzda Allah’a kavuşabiliriz. Bu mertebeye ulaşmak da hiçlik olmak demek. İnsan-ı kâmil olmak, hiç olmak demektir. Modern insan, artık yalvarmak bilmiyor. Duygularını kaybetmişler. Uyanışı yeniden yaşamamız lâzım. İnsanın insan olması için kalbimizi temizlememiz lâzım.

Haya duygusunu kaybettiğimizi söylüyorsunuz…

Modern insanlar haya duygusunu, her şeyi kaybetmiş. En büyük ahlâkî değerlerden birisi tevazu. Peygamber Efendimiz (asm) öyle büyük bir tevazu sahibiydi ki; beni en çok etkileyen o oldu. Kendisi kâinatın efendisi, ancak sıradan insanların içinde “kim Peygamber” belli değil. Dinimiz hep tevazuyu emrediyor. Hz. Mevlânâ “Ben Kur’ân’ın kölesiyim” diyor. O muhabbet içinde eriyorsun ve bu utanç öyle birşey ki… Bazen canavar gibi dolaşıyoruz, canavar gibi konuşuyoruz. Siyasetçiler öyle çirkin, öyle hayvanlık yapıyorlar ki onlar insanları yiyorlar, tam katiller. Hz. Ebu Bekir “Vücudumu cehennemi kaplayacak şekilde büyüt ki başka insanlar orada yanmasın” diyor. Bu ne büyük bir şefkattir, mütevazılıktır, haya sahipliğidir.

Galiba İslâm tarihindeki büyük zâtların hayatlarını okumalıyız…

Onlar bizim için işkence gördüler. “Ehad, Ehad” dediği için Hz. Bilâl işkenceler gördü. Biz hâlâ dinimizden memnun değiliz. Hz. Bilâl, “Ben hiçbir şey yapmadım, hiçbir şey vermedim. Allah bana ebedî hayat verdi” diyor. Onları tefekkür etmeliyiz.

Haya duygusunu nasıl kullanmamız gerekiyor…

Çok çok ibadet et, tefekkür et, hemen sana haya duygusunu Allah veriyor. Çünkü bu Allah’tan gelen bir duygu. Ben de yeni öğrendim; Allah’ın bir sıfatı da haya duyması. Allah da haya duyuyor. Peygamber Efendimiz (asm) Allah haya duyduğu halde ümmetinin haya duymamasından dolayı çok ağlıyor.

Bazı insanlar “Allah’tan niye korkalım” diyorlar…

Dünyayı çok sevdiğimiz için kaybetmekten ve kazanmaktan korkuyoruz değil mi? Biz dünyaya çok bağlıyız. Bunu Allah’ın rızasını kaybetme korkusuyla değiştirmemiz gerekir. Allah’ı memnun etmemekten, Allah’ı kaybetmekten korkmak lâzım. İlâhî endişe içinde yaşamalıyız. Biz zayıfız, beceremiyoruz, ama niyet önemli.

Din konusunda nazariye yapmayı da eleştiriyorsunuz değil mi?

Felsefe yapmak kötü birşey. Biz aklımızı Peygamberimizin (asm) önünde kurban etmeliyiz. Kendi irademizle. Aklımız küllî bir akıl değil, onun için aklımızı küllî iradeye kurban etmeliyiz.

Aklı devre dışı bırakmak anlaşılmamalı değil mi?

Yok. Hep düşünmemiz gerekiyor. Âyetleri düşünmek, hadisleri düşünmek gerekir. Ben böyle düşünüyorum diye yorum yapmamamız gerekiyor. Biz âlimleri dinlemeliyiz, kitaplarını okumalıyız. Biz bu kitapları okumuyoruz, ondan sonra bir âyet hakkında yorum yapıyoruz. Felsefe tam bir şeytan…

Camileri hayatın içine sokma konusunda tartışma var…

Camilerden önce, insan kendini bulacak. Şu an insanlar kendi kendine yabancı. Bir hastayı tedavi etmek için önce içerisiyle ilgileniyorsun. Önce içeri girmek ve manevî hastalıkları kaldırmak lâzım. İnsanlar kendilerindeki hastalıkları hissetmezse, doktora gitmez. Önce kendimizi hasta hissetmemiz lâzım.

Siz önce dansçıydınız. İbadeti, manevî olarak nasıl tasvir edersiniz?

Öncelikle en küçük yapı taşından uzayın sonsuzluğuna kadar her şey hareket halinde. Biz buna İlâhî bir dans da diyebiliriz. San’at ve din çok yakın. Benim ruhum filizleniyor, ilham buluyor. San’at ilham demek. Ben artık bedenimi değil, kalemimi kullanıyorum. Bedenim kalem oldu, fark yok. İslâmla ilk tanıştığımda çok güzel kareografiler ortaya çıktı, ancak şu an dans etmiyorum. Allah için birşey yapmak önemli. Eğer bir meslek müsait değilse, bırakmak lâzım. Allah için hizmet etmenin birçok yolu var. Ancak insanları da kesin yargılarla yargılamamak lâzım.

Said Nursî hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

Said Nursî büyük bir eser bıraktı. Türkler dinden koparılmıştı. Şu an şizofrenik bir durum içindeler. Said Nursî dinin yaşanması konusunda yeni bir zemin kurdu. Büyük hizmet etti. Birçok insan ülkenin içinde bulunduğu manevî karışıklıktan dinini yaşama konusunda filiz buldu. Said Nursî dini yeniden inşa etti.

Rabia Christine Brodbeck kimdir? Basel’de doğdu. 12 yaşında bale eğitimine başladı. 18 yıl Londra’da bale ve modern dans eğitimi gördü. 28 yaşında Basel’de mesleği ile ilgili ilk önemli performansını yaptı. 1986 yılında New York’ta İslâm ve tasavvufla tanıştı. 1987 yılında Müslüman oldu. 1992’den itibaren İstanbul’da yaşamaya başladı. Brodbeck, birçok televizyon kanalında farklı programlara ve konferanslara dâvet edilmiştir. Keşkül, Altınoluk, v.b. dergi ve gazetelerde makale ve röportajları yayınlanmıştır. Ayrıca yazarın hayatı; “Avrupa’da İslâm” isimli proje dahilinde, TRT’nin Avrupa Birliği için hazırladığı belgesel programa konu olmuştur. Halen, Hazreti Mevlânâ’nın öğretisi ile alâkalı bir eser hazırlamaktadır.

Yeni Asya

3
Eyl

Müthiş bir hidayet öyküsü

   Yazan: islamihayat   Kategori SÜNNET, İBADET, İSLAM, İSLAMİHAYAT

Hıristiyanken İslâmı seçerek Müslüman oldu. Eziyet gördü, horlandı, hep dövüldü ama yılmadı. İşte İslâmla şereflenen Lavinia Maria Kojekarunun müthiş hidayet öyküsü…

meryem

Romanya’da yaşayan Gülcan Sadullah, Meryem Hanım Müslüman olduktan sonra sık sık onu ziyarete geliyor. Türk asıllı Romanya vatandaşı Gülcan Sadullah, Meryem Hanımla tanıştıktan sonra onu ziyarete geldiğini söyledi. Müslüman olduktan sonra Cengiz Kandilci ile evlenen Meryem Hanım, ibretlerle dolu hidayet öyküsünü Vakit gazetesinden Kemal Gümüş’e anlattı.

Meryem Kandilci: “Her akşam eve giderken mutlaka yedek bir başörtüsü alırdım. Çünkü içeri girer girmez annem başımdaki örtüyü alır parçalardı, ben de yedeği yastığın altına saklar, sabah işe giderken merdivenlerde takardım.” “Türkiye’de, halkı hemen hemen tamamen Müslüman olan bir ülkede, başörtülü Müslüman kızların kamu kurumlarından mahrum bırakıldığını öğrendiğimde inanamamıştım. Olacak şey değil, herkes Müslüman, hatta Allah’ın emri olan başörtüsünü yasaklayanlar bile ‘Müslümanım..’ diyorlar.”

Lavinia Maria Kojekaru, bundan 6 yıl önce bir aylık tatil için Türkiye’ye geldi. Liseyi henüz bitirmiş koyu bir Ortodoks Hıristiyan ailenin tek çocuğu olan Lavinia Maria, lise yıllarında çelişkilerle dolu inancını sorgulamaya başladı. Okulda hocalarına kilisede papazlara sürekli sorular soran; ancak aradığı cevabı bir türlü alamayan Lavinia’nın ısrarlı soruları üzerine Papazın bir gün “Kızım senin aradıkların İslâm’da var” demesiyle hayatı da yavaş yavaş değişmeye başlıyor. Uzun bir arayıştan sonra aradığını bulup Müslüman olan Maria’nın çilesi de bundan sonra başlıyor. Annesi tarafından günlerce dövülüyor, her gün başındaki örtü yırtılıyor, üniversite okumak istiyor, engelleniyor… İşte Müslüman olduktan sonra ismini Meryem olarak değiştiren ve bir Türk ile evlenen Meryem Kandilci’nin müthiş hidayet öyküsü…

İslâm’la tanışma serüveniniz nasıl başladı? Ne zaman ve neden İslâm’ı seçtiniz?

6 yıl önce Türkiye’ye geldim. Geldikten 6 ay sonra Müslüman olmaya karar verdim. Daha Romanya’dayken İslâm’ı araştırmaya başlamıştım. Ailem koyu Ortodoks Hıristiyan’dır. Ailemden iki papaz var. Ailem dinine çok bağlı, ben de Hıristiyanlığa çok bağlıydım. Ancak yaşım ilerledikçe inancımı sorgulamaya başladım, lisede din hocamıza sürekli soru sorardım; ancak hiçbir zaman beni tatmin edici bir cevap bulamazdım. Mesela biyoloji dersimizde Darvinizm anlatılıyordu; ancak Hıristiyanlıkta da Hazreti Âdem ile Hazreti Havva’dan bahsediliyordu ve bunlar birbirleriyle tamamen çelişiyordu. Bu çelişkileri hocamıza sürekli sorardım, o da hiçbir zaman cevap veremezdi.

Sadece Darvinizm ve Hırisyanlıktaki cevapsız sorular üzerine mi inancınızı sorgulamaya başladınız, yoksa başka nedenler de mi vardı?

Elbette ki sadece bunlar tek değildi. Bir sürü soru ve çıkmaz vardı. Bakın İslâm dininde tek bir kitap var. Dünyanın neresine giderseniz gidin, sadece bir Kur’an var. Tek bir kelimesi ve harfi bile farklı değil. Ama Hıristiyanlıkta birçok İncil var. Dört İncil’in dördü de birbirini tutmuyor. Her biri farklıydı, hatta ayetten ayete bile farklılıklar vardı. Aynı ayet bir İncil’de farklı bir anlam verirken, başka bir İncil’de bambaşka bir anlam verebiliyordu. Bu da kafamı karıştırıyordu. Bir gün papaza bazı sorular sordum, papaz efendi bana cevap veremeyince, ‘Kızım git, senin aradığın cevaplar İslâm’da var’ demişti. Çok şaşırmış ve papazın şaka yaptığını sanmıştım.

İSLÂM’LA, RAMAZAN AYINDA DAVUL SESLERİYLE TANIŞTIM

Peki sonra…

Annem 16 yıldan beri Türkiye’de yaşıyordu. O zaman annemin bir sözü vardı, liseyi başarıyla bitirirsem, bana Türkiye’de bir aylık tatil sözü vermişti. Türkiye’ye geldim, geldiğim ay Ramazan ayıydı. İlk gece çok korkmuştum. Gece saat 3, sokakta penceremizin hemen önünde büyük bir gürültüyle davul çalıyordu. Korkuyla yataktan fırladım. Savaş ya da deprem olduğunu sandım. Çünkü annem 99 depreminde buradaydı ve olanları anlatmıştı. O gece annem bana Ramazan’ın ne olduğunu anlattı. Tatilden sonra burada kalmak istedim ve bir firmada işe başladım. Çalıştığım işyerinin sahipleri inançlı insanlardı. Namaz kılar ve Cumalarını hiç kaçırmazlardı. O dönemde ben İslâm’ı daha çok araştırma ihtiyacı hissettim. Ancak kimseye bir şey söylemedim ve Romanya’dayken Tayyibe isimli İslâmî bir vakıf olduğunu biliyordum. Hemen internetten o vakfa ulaşmaya çalıştım. Orayı aradım ve Huda hanımla konuştum, ona İslâm’la ilgili Romanya’ca İslâmî kitaplar istedim. Ancak o zaman ihtiyacım olan tek şey Kur’an’dı ve ben ona ulaşmaya çalışıyordum. Sahaflar çarşısına gittim, kitapçıları gezdim ama bulamadım. Sonra nasıl kapanacağımı bilemiyordum. İslâmî nasıl yaşayacağımı, ne şekilde ibadet edeceğimi bilemiyordum. İnternetten baya araştırdım ve 25 Temmuz günü bu tarihi hiç unutmuyorum, maaşımı alır almaz Merter’e koştum. O gün iki tunik ve başörtüsü almıştım, hâlâ da duruyor. İnşallah onları torunlarımın torunlarına bırakacağım. O günden sonra örtündüm ve bir daha başımı açmadım.

TÜRKİYE HALKI MÜSLÜMAN OLDUĞU İÇİN ÇOK ŞANSLI

Müslüman olduktan sonra Türkiye’deki Müslümanlarla diyaloglarınız nasıl gelişti?

Aslında Türkiye halkı çok şanslı, Müslüman olarak doğuyor ve Müslüman olarak Müslümanlar arasında büyüyorlar; ama birçok kimse maalesef burada dinlerinin kıymetini bilmiyorlar. Mesela başörtüsü Allah’ın bize verdiği çok güzel bir kıymet ve hediyedir. Ancak burada başörtüsüne çok baskı var, bu çok üzücü. Türkiye de halkı hemen hemen tamamen Müslüman olan bir ülkede başörtülü Müslüman kızların kamu kurumlarından mahrum bırakıldığını öğrendiğimde inanamamıştım. Olacak şey değil, herkes Müslüman, hatta Allah’ın emri olan başörtüsünü yasaklayanlar bile ‘Müslümanım..’ diyorlar.

HER AKŞAM YEDEK BİR BAŞÖRTÜSÜYLE EVE GİDERDİM

Müslüman olduktan sonra ailenizle olan ilişkileriniz nasıl oldu?

Annem önceleri oyun oynadığımı sandı. Türkiye’ye gelip özendiğimi sandı. Günler sonra ciddi olduğumu anlayınca çok sert tepki gösterdi. Beni Romanya’ya göndermekle tehdit etti. Defalarca dövdü. Başörtümü defalarca parçaladı. Sırf başörtümü yırtmasın diye her sabah annem uyanmadan önce evden çıkar işe giderdim. Her sabah saat 6’da işe giderdim, herkesten önce orada olurdum, iş arkadaşlarım ‘Maşallah ne kadar çalışkansın..’ diyorlardı; ama kimse evde neler yaşadığımı bilmiyordu. Her akşam eve giderken mutlaka yedek bir başörtüsü alırdım. Çünkü içeri girer girmez annem başımdaki örtüyü alır parçalardı, ben de yedeği yastığın altına saklar, sabah işe giderken merdivenlerde takardım.

Bu sıkıntılarınız ne kadar sürdü?

Evlenip annemden ayrılana kadar bu böyle sürdü. Annem çok koyu bir Ortodoks’tur. Hâlâ Türkiye’de ve her hafta kiliseye gider papazlarla görüşür, Hıristiyanlık için elinden gelen çalışmayı yapar. Bazen görüşüyoruz. Ama maalesef aradan 6 yıl geçmesine rağmen, hâlâ yumuşamadı. Başörtüm konusunda çok rahatsız oluyor. Yani ona göre komşunun kızı Müslüman olabilirdi ama onun kızı asla Müslüman olmamalıydı. Ona göre Hıristiyanlığın neyi eksik ki; İslâm’ı seçmişim… Çok sıkıntı çektim. Şu anda Tayyibe Vakfı’nın Türkiye temsilcisiyim ve yeni Müslüman olmuş kardeşlerime yardımcı olmaya çalışıyorum.

EN SEVDİKLERİM BANA YÜZ ÇEVİRDİ

Peki, Müslüman olduktan sonra Romanya’ya gittiniz mi?

Evet, üç sene sonra gittim. Şehir olarak oturduğumuz bölge Hıristiyan Ortodoksların yoğun olduğu bir yer. Babaannem ve dedem çok şaşırmışlardı, çok üzüldüler. Beni yıllar sonra görmelerine rağmen hoş geldin bile demeden bana ‘Bu başındaki de ne..’ dediler. Anneannem ‘Bunu çıkart, nasılsa yabancı yer, kimse yok, herkes akraban..’ diyerek beni ikna etmeye çalıştı. Anneannem 9 aylıkken beni alıp büyüttü. Üzerimde çok hakkı vardı, onu asla üzmek istemezdim. Oda örtünüyordu ve asla açık giyinmezdi. Babaannem de çok üzülüyordu. Bir gün kilisede ayin yaptırdı ve benim tekrar Hıristiyan olmam için dua yaptılar. O gün dedem papaza ‘Ah bu kız yüzünden başımı kaldıramıyorum’ demiş, papaz da ona ‘Merak etme, İslâm da güzel bir dindir, için rahat olsun..’ demiş. En sevdiğim insanlar bana yüz çevirdi. Ama onlara eğer sizle Allah arasında seçim yapmamı istiyorsanız, şüpheniz olmasın ki ben Allah’ı seçtim dedim

EN SEVDİKLERİM BANA YÜZ ÇEVİRDİ

Biraz önce Müslüman olmaya karar verdiğiniz dönemde Romence Kur’an bulamadığınızı söylediniz, sonra nasıl oldu, bulabildiniz mi?

Allah’a şükür bulabildim… İşyerimize Vakit gazetesi getiren 60 yaşlarında bir amca vardı. Çok iyi bir insandı, ona sordum, “Bana Romence bir Kur’an bulabilir misiniz..” diye o da çok sevindi ve bana ‘Ben bir gazeteye gidip bakayım, inşallah bulabilirim’ dedi ve Elhamdülillah birkaç gün sonra elinde Romence Kur’an-ı Kerim’le geldi. O gün en mutlu günümdü ve her gün Kur’an-ı okumaya başladım, en sevdiğim kitabım oldu o Kur’an. En sevdiğim kitaplarımı bile bu kadar çabuk okuduğumu hatırlamıyorum. Çünkü okudukça kendimi buluyordum ve hâlâ da okudukça kendimi müthiş huzurlu hissediyorum. Asker bana ‘Başını aç..’ dedi dünyam yıkıldı

Örtünüzden dolayı herhangi bir sorun yaşadınız mı?

Maalesef birkaç sefer ben de bu tuhaf yasakla karşılaştım. Müslüman olduktan sonra Türkiye’yi daha yakından tanımak için tarihi yerleri ve müzeleri gezmeye başlamıştım. Bir gün Yeşilköy’de askerî hava müzesine gittim. Orada kapıdaki bir asker beni içeri girerken durdurdu; “Giremezsiniz, başörtünüz var ya; onu çıkartın, ya da tavşankulağı gibi bağlayın. Kusura bakmayın abla, ben de senin gibi düşünüyorum, ben askerim, bana öyle emrettiler, yoksa bu şekilde gezmenizi çok isterdim” dedi. O gün karşılaştığım ilk yasak buydu. Bu benim inancımdı ve büyük bir hayâl kırıklığı yaşamıştım. O gün kendimi aşağılanmış hissettim, sanki benden bir parça kopmuştu. Yine üniversite okumak istedim; ancak örtülü olduğum için olmadı. Onlar okumamızı engelliyor diye de pes etmemeliyiz, onlar cahil kalmamızı istiyorlar. Romanya’da üniversiteye kayıt yaptırdım; ancak evlendikten sonra biraz da maddi sıkıntılar sebebiyle gidemedim. Burada okumak istedim, notlarım çok yüksek olmasına rağmen okuyamadım. Bu sene Marmara Üniversitesi’ne başvurdum, beni kabul ettiler; ancak başörtülü öğrenci kabul etmediklerini öğrendim ve gidemedim.
Kaynak: http://www.habername.com/haber/muthis-bir-hidayet-oykusu–25777.htm