12
Şub

Ezanın sesini duydu, Müslüman oldu

   Yazan: islamihayat   Kategori FIKIH, HADİS, KUR'AN, SÜNNET, İBADET, İSLAM, İSLAMİHAYAT


5 yıl önce Türk eşiyle evlenen Amerikalı Erica Ann Geaccone bakın İslam’la nasıl tanıştı…

Eşi Kerem Çakır’la birlikte Muğla’nın Dalaman ilçesinde yaşayan Amerikalı Erica Ann Geaccone (46), Müslüman olmaya karar verdi. Bu amaçla ilçe müftülüğünde ihtida töreni düzenlendi. Dalaman Müftüsü Selahattin Bozkurt, bir konferans için ilçede bulunan Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Din Psikolojisi Ana Bilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Öznur Özdoğan’ın da katıldığı törende önce İslâm inanç sistemine dair bilgiler verdi. Daha sonra Geaccone, Bozkurt’un dediklerini tekrar ederek Kelime-i Şehadet getirdi.

Duygularını paylaşan Geaccone, Kur’ân-ı Kerîm’i okuduğunu ve çok etkilendiğini, İslâm barış, kardeşlik ve hoşgörü dini olduğundan seçtiğini söyledi. Eşiyle beş sene önce tanıştıklarını, Türkiye’ye gelip ilk defa ezan duyduğunda içine tarif edilmez bir huzur dolduğunu anlatan Geaccone, İslâm’la yeniden doğduğunu belirtti.

11
Şub

Biz Ne Biçim Müslümanlarız? 1

   Yazan: islamihayat   Kategori FIKIH, HADİS, KUR'AN, SÜNNET, İBADET, İSLAM, İSLAMİHAYAT

Bu yazım dindar ve uyanık geçinen Müslümanlaradır…

Allah’ın selâmı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun…

1950′de CHP oligarşisi tepetaklak oldu, yüzde yüz olmasa bile ülkeye az buçuk demokrasi geldi. Biz Müslümanların eline zaman zaman çok büyük hürriyetler, fırsatlar, imkânlar geçti.

Şimdi 2010′dayız, aradan 60 sene geçmiş. Manzaraya bakalım:

Ülkeye, halka, devlete büyük zarar veren bozuk düzen ve çarpık sistem hâlâ yerinde duruyor.

Müslüman halk bozulmuş.

Bundan yüz sene önce halkın yüzde 90′ı namaz kılıyormuş, şimdi bu nispet yüzde 10 olmuş.

Kur’ân “Onlar namazı terk ettiler, şehvetlerine uydular…” buyuruyor.

Bozuk ve çarpık düzen ve sistemi değiştirip; yerine hak, âdil, doğru, iyi, güzel bir düzen getireceğimiz yerde, çoğumuz bu kötü düzenin nimetlerine ve rantlarına yönelmiş vaziyetteyiz.

Müslümanların ilk vazifesi Ümmetin başına ehliyetli, liyakatli, dirayetli bir İmam veya Emîr seçmek değil midir? Bizim gündemimizde böyle bir madde var mıdır?

Peygamberimize (Salat ve selâm olsun O’na) sormuşlar, “Din nedir?..” Nasihattir buyurmuş.

Tekrar aynı soruyu sormuşlar, yine “Nasihattir” demiş.

Üçüncü kere sormuşlar, yine nasihattir buyurmuş.

Soruyorum: Türkiye’nin Müslüman halkına gereği gibi, etkili bir şekilde nasihat ediliyor mu?

Ümmet şaşırmış kalmış.

Ümmet diyorum… Bugünkü Müslüman toplumuna ümmet denilebilir mi? Bir tek İslâm ümmeti olur. Biz bir yığın büyük veya küçük cemaate ayrılmışız, sürüleşmişiz.

Ümmet şuuru ve birliği kalmamış.

Kendi başsız halimize bakmıyoruz da, İstanbul Fener’deki Rum Ortodoks Patriğinin ökümenliğini tartışıyoruz.

Din hizmetleri ile din sömürüsü birbirine karışmış.

Müslümanların genel bir kurtuluş, ıslah, mânevî ve maddî kalkınma planı yok.

Her yıl din adına yekûn olarak milyarlarca dolarlık hizmet ve faaliyet parası toplanıyor. Bu paraların büyük kısmı plansız ve programsız harcanıyor.

Zenci çoğunluk GüneyAfrika’daki ırkçı beyaz apartheid rejimini değiştirmeye muvaffak oldu ama biz Türkiye zencileri hâlâ bin çeşit görünür görünmez esaret altında sürünüyoruz.

Müslümanları ayakta tutacak, yüceltecek, güçlendirecek, izzet sahibi yapacak müesseseler vardır.

Bunların birincisi ulemâ, fukaha, hademe-i hayrat (din görevlileri), din dersi hocaları yetiştiren İslâm okulları veya medreselerdir.

İkincisi: İnsanları terbiye eden, olgunlaştıran; iyi, ahlâklı, karakterli, mürüvvetli, güzel Müslüman yapan tarikatlardır.

Üçüncüsü: Genç nesilleri iyi yetiştiren okullar ve bilhassa liselerdir.

Biz bu üç konuda ne yaptık, ne yapıyoruz?

Kapatılan medreseler ayarında hoca yetiştirecek din okullarımız var mı?

Tarikat faaliyetimiz var mı?

Sultan Abdülhamid zamanındaki Galatasaray lisesi ayarında okullarımız var mı? (Sultan Abdülhamid zamanında Galatasaray’da günlük namazları okulun camisinde, imamın arkasında cemaatle kılmak mecburî idi. Ülkenin en güçlü din hocaları orada din dersi okuturdu. Diğer derslerin hocaları içinde de ulemâdan ve meşâyihten kimseler olurdu. Meselâ Mevlevî şeyhi Orhan Selahaddin efendi orada Fransızca öğretmenliği yapardı.)

İslâm medeniyet, şehir, yüksek kültür, ilim, irfan, sanat dinidir.

İslâm kırsal kesim, varoş, gecekondu, bedevîlik dini değildir.

Biz Müslümanlar son 60 yıl içinde ilim, irfan, kültür, sanat, medeniyet sahasında neler yaptık, ne kadar yol aldık?

Edebiyat, Sanat,Kültür, Tarih Akademisi kurduk mu? Böyle bir kurumumuzla şimdiye kadar planlı ve programlı şekilde binlerce ciddî eser yayınlayabildik mi?

Millî Mücadele Araştırmaları Enstitüsü kurup yakın tarihimizi aydınlatabildik mi?

Mimarlık ve şehircilik sahasında öne geçebildik mi?

Zengin, yazılı edebî Türkçemizi dil kırımcıların şerlerinden koruyabildik mi?

Yahova Şahitleri gibi 100 küsur lisanda kitaplar, dergiler, broşürler çıkartarak dinimizi insanlığa tebliğ edebildik mi?

İş, ticaret, sanayi, hizmet faaliyetlerini tanzim eden, islâmî disiplin altına sokan yurt çapında bir Fütüvvet Teşkilatı (Loncalar, ahîlik…) kurabildik mi?

Almanya’daki gibi Meslekî-Çıraklık eğitimi sistemimiz var mı?

Zekâtlarımızı yerli yerinde, hak sahiplerine vererek sosyal adaleti sağladık mı?

Altmış milyonluk İtalya’da La Famiglia Christiana (haftalık)aktüalite, haber yorum dergisi bir milyon tiraja sahip; bizim Türkiye’de böyle yüksek tirajı olan haftalık islâmî bir dergimiz niçin yok?

Müslümanların maşaallah bol miktarda hocaları, hocaefendileri, üstadları, baronları var ama Halifeleri yok, Emirülmü’minleri yok, İmam-ı Kebirleri yok.

Peygamber “Zamanındaki Emîre biat etmeden ölen kimse sanki cahiliye ölümü ile ölmüş olur” buyurmuş.Bizim bundan haberimiz yok mu?

Memleketin, halkın, devletin başına yük olan kötü düzeni, çarpık sistemi değiştirmek için çalışacağımıza, bu düzen ve sistem ile barıştık ve onun haram, necis, kirli, kara, ribalı rantlarının peşine düştük.

Müslümana her şeyin iyisi layıktır diye şeytanî bir ilkeyi benimsedik. İçimizden bazıları, devşirdikleri haram ganimetlerle, kirli rantlarla Nemrut ve Firavun hayatı sürmeye başladı.

Hindistan İngiliz sömürgesi iken bazı racalar, mihraceler, prensler, nüvvab, sahibler de altın kölelik zincirleriyle lüks ve sefih bir hayat sürüyordu.

Evet Müslümanların önemli bir kısmı şehvetlerine uydu.

Evlerimize ekranından necaset, fuhuş, zina, işret, fısk, fücur, nifak akan şeytanî cihazlar koyduk.

Şu sahte sofuya bakınız. Akşam namazını eda ediyor, ondan sonra altı rekat evvabîn namazı daha kılıyor, sonra cihazın karşısına geçiyor ve İslâm dininin yasak ve haram kılmış olduğu ne kadar fenalık, günah, isyan, pislik varsa seyretmeye başlıyor.

İçimizden bazıları din ve hayır hizmetlerini bir hobi haline getirdiler.

Birtakım beyinsizler futbol holiganları gibi tarikat, cemaat, hizip, fırka, grup militanlığı ve fanatikliği yaptı.

Benim şeyhim daha büyük… Benim şeyhin senin şeyhini döver…

Bazı cemaatler işi o kadar azıttılar ki, hak dinlerin sayısını birden üçe çıkarttılar.

İslâm’a hizmet eden mezhepleri, fıkhı yıkmaya çalışan ilâhiyatçılar türedi.

Dünyada ne kadar bid’at varsa Türkiye’de şube açtı, taraftar buldu.

Müslümanlardan para toplayıp birtakım yeşil holdingler kurdular. Böyle altmış holding kurulduysa ellisi battı, iflâs etti, paralar uçtu gitti.

Zekât toplamayı, kurban kesmeyi bile yüzlerine gözlerine bulaştıran Müslümanlar çıktı.

Nefs-i emmâre (benlik) azgınlıkları…

İç çatışmalar…

Müslümanları dışlayıp kâfirleri dost ve velî edinmeler.

Petrodolarları alıp milyonlarca Tasavvuf ve Tarikat Müslümanını müşrik ve kâfir ilan etmeler.

Birtakım din büyüklerini putlaştırmalar, rab haline getirmeler.

Umre ibadetini turistik seyahate dönüştürmeler.

Öyle ya:

Ümmet şuuru yok.

Emîr, İmam, Halife yok.

Emr-i mâruf nehy-i münker yok.

Nasihat yok.

Doğru dürüst plan ve program yok.

Eğitim sistemi yok.

Fütüvvet teşkilâtı yok.

Medrese yok.

Tekke yok.

İsteyen istediğini yapar.

Mehmet Şevket EYGİ – MİLLİ GAZETE

Dindar Katolik bir ailede yetiştiğiniz halde neden ateizmi seçtiniz?
Evet, hem Katolik bir ailede büyüdüm hem de 18 yaşına kadar Katolik okullarından eğitim aldım. Ateizmi seçtiğim sıralarda Tanrı’nın olmadığını düşünmeye başlamıştım. Aklımda şu sorular vardı: “Eğer Tanrı vardıysa neden yeryüzünde insanlar acı çekiyordu, açlıkla mücadele ediyorlardı, eğer bizi seviyorduysa neden hepimizi cennetine almıyordu?” Bu sorular aklımı karıştırmıştı, cevaplarını bulamadığım için de bir kaçış olarak ateizmi seçmiştim. Üniversite, yüksek lisans, doktora eğitimlerimi bir ateist olarak tamamladım. Bu sorular beni ateizme götürmüştü.

Peki, bu on yıllık süreçte ruhen ve vicdanen kendinizi nasıl hissediyordunuz? Sizi etkileyen herhangi bir şey oldu mu?
Aslında pek fazla bir şey hissettiğimi söyleyemem ama bu zaman diliminde sürekli aynı rüyayı görüp duruyordum. Hiç eşya olmayan bir odadaydım, bodrum katı gibi bir yerdi. Yer duvardan duvara halı kaplıydı. Siyah beyaz olduğunu hatırlıyorum. Bizden yukarda, önümüzde bir pencere vardı, bu pencereden inanılmaz bir ışık aydınlatıyordu odayı. Sadece erkekler vardı ve hepimiz dizlerimizin üzerinde, ışığın geldiği yöne doğru oturuyorduk. Oldukça tuhaftı, sanki hiç bilmediğim bir ülkede gibi hissetmiştim kendimi. Daha sonra başımızı eğerek yere koyduk, o anda dünyadaki her şeyin sustuğunu hissediyordum. Sonra tekrar dizlerimizin üzerinde oturduğumuzda en önde tek bir kişi fark ettim. Uzun beyazlı siyahlı bir elbise giymişti, başında ise büyük bir şey vardı. Ancak bu rüya beni bir arayışa sürüklememişti açıkçası.

Peki, İslamiyet ile ilk tanışmanız nasıl oldu?
San Francisco Üniversitesinde hocalığa başladığım esnada Müslüman bir öğrencim vardı. Başarılıydı ve iyi bir İngilizcesi vardı. Sohbetlerimiz din üzerine geçmiyordu, birbirimize herhangi bir şekilde bir şeyler ispatlamaya çalışmıyorduk. Sonraları beni ailesiyle tanıştırdı, evlerine gittim. Aradan zaman geçtikten sonra bana Kuran hediye ettiler.

Aslında ben bir din aramıyordum, neden bana verdiklerini de anlamış değildim. Kuran’ı büyük bir önyargıyla okumaya başladım. Ciddiyetle okunması gerekiyordu, anlaması çok da kolay değildi, alıştığım türden bir hitap şekli değildi çünkü. Ya ona teslim olmalıydınız ya da onunla savaşmalı. Çünkü inanmayanlara karşı büyük bir savaş açmıştı, eleştiriyor, tehdit ediyor ve meydan okuyordu. Ben ise karşı saftaydım. Bu savaşta canımı acıtan bir dezavantajım olduğunu hissettim çünkü bu kitabın yazarı beni benden daha iyi biliyordu. Sanki aklımı okurcasına her gece aklıma gelen sorunun cevabını, kitabı bir sonraki elime alışımda bana açık ve net bir şekilde veriyordu. Yıllardır kafamda oluşturduğum duvarları yerle bir ediyordu, şüphelerimi bir bir izale ediyordu. Bu savaşta yenilen taraf olmuştum. Bana tek seçenek bırakmıştı o da; Allah’a iman etmekti.

Nasıl Müslüman olduğunuzdan bahseder misiniz?
Üniversite’nin kilisesinin bodrum katında Müslüman öğrencilerin namaz kıldıkları bir mescid vardı. Bütün cesaretimi toplayarak oraya gittim ve Kelime-i Şehadet getirdim. Kelime-i şehadeti getirdikten sonra öğle namazı vakti gelmişti. Mescidde Hasan adında bir kardeş yüksek sesle ezan okudu. En öndeydi, beyazlı siyahlı bir elbisesi vardı, önünde de bir pencere, pencereden içeriye sızan ışık… Aman Allah’ım, bu benim gördüğüm rüyanın aynısıydı. Yine rüyada mıyım diye şüpheye düştüm. Hayır, kesinlikle rüyada değildim. Vücudum titrerken, gözlerimden yaşlar boşalıyordu.

Namaz kılmayı nasıl öğrendiniz? Bizimle ilk namazınızdaki hissiyatınızı paylaşır mısınız?
Müslüman olduğum gün cami imamı, bana namazın kılınışını açıklayan bir kitap verdi. Ancak Müslüman talebelerin endişeli olduklarını gördüm. Bana: “Acele etme, rahat ol, zamanla yavaş yavaş yaparsın” dediler. Ben de kendi kendime, ‘namaz bu kadar zor mu?’ dedim ve talebelerin dediklerini önemsemeyerek, hemen vaktinde beş vakit namaz kılmaya karar verdim. İlk namaz denemesi için kendime güven gelince yatsı namazını kılmaya karar verdim. Vakit gece yarısıydı, kitabı alıp banyoya girdim, kitabı açarak, kitaptaki talimatları dikkat ve incelikle uyguladım. Abdest bitince odanın ortasında durup, kapı ve pencerelerin kapalı olmasından emin olduktan sonra kıble olarak bildiğim tarafa yöneldim, derin bir nefes aldım ve elimi kaldırarak alçak bir sesle ‘Allahu Ekber’ dedim.

“İlk secdede zorlandım”
Kimsenin beni işitmemesini ve görmemesini umuyordum. Yavaş yavaş Fatiha suresi ile kısa bir sureyi Arapça olarak okudum. Öyle zannediyorum ki herhangi bir Arap beni dinlemiş olsaydı benim okumamdan bir şey anlamayacaktı. İkinci bir tekbir alarak Rükûa gittim. Rükûda biraz tedirginlik hissettim, çünkü hayatımda hiç kimseye eğilmemiştim. Odada yalnız olduğumu hatırlayınca sevindim. ‘Subhane Rabbiyel Azim’ dediğimde kalbimin hızla çarptığını hissettim. Tekrar tekbir getirerek doğruldum ve artık secdeye varma zamanı gelmişti. Secdeye varmak üzere ellerimi ve dizlerimi yere koyunca dona kaldım. Secdeye gidemiyordum! Efendisinin önünde başını yere koyan köle gibi yüzümü, burnumu yere koyup kendimi zillet sandığım bir duruma düşüremiyordum. Üstelik bacaklarımı da katlayamıyordum. Utandım. Gülünç duruma düştüm zannettim. Bu durumda beni gören, arkadaş ve tanıdıklarımın önünde acınacak ve alay edilecek halimi düşündüm. Arkadaşlarımın kahkahalarını duyar gibi oluyordum… Bir müddet tereddüt ettikten sonra derin bir nefes aldım başımı seccadeye koydum, zihnimdeki bütün düşünceleri attım. Dikkatimi dağıtacak düşüncelere yer vermeden ikinci secdeye de vardım. Bu esnada kendi kendime ‘Daha önümde üç tur daha var’ diye düşündüm ama kararlıydım. Neye mal olursa olsun bu namazı tamamlayacaktım. Kalan rekâtlarda işler gittikçe daha da kolaylaşıyordu. Son secdede tam bir sükûnet hissettim. Nihayet teşehhütten sonra selam verdim.

Kelimelerle ifade edilemez bir lezzet…
Selamdan sonra bulunduğum yerde olduğum gibi kaldım, geriye dönüp nefsimle giriştiğim savaşı aklımdan geçirdim, bir savaştan çıktığımı hissettim sonra başımı önüme eğerek mahcup bir şekilde: ‘Allah’ım tekebbürümden (kibrimden) dolayı beni bağışla, uzak bir yerden geldim ve daha önümde kat edilecek uzun bir yol var’ diye dua ettim. Bu esnada daha önce hiç yaşamadığım bir şeyi hissettim. Bunu kelimelerle ifade etmek mümkün değil. Vücudumun, kalbimin bir noktasından çıktığını hissettiğim ve anlatmaktan aciz kaldığım bir dalga kapladı. Soğuk gibiydi, ilk etapta irkildim. Vücuduma olan etkisinden ziyade garip bir şekilde duygularımı etkiledi ve görünür bir rahmetin varlığını hissettim. Bu rahmet sonra içime nüfuz ederek içimde kaynamaya başladı. Sonra sebebini bilmeden ağlamaya başladım. Uzun bir süre başım eğik bir şekilde öylece diz üstü kaldım.

“Namaza ihtiyaç duyduğumu fark ettim”
Ağlamam durunca, yaşadığım deneyimin akıl ile izah etmenin mümkün olmadığını anladım. Bu esnada idrak ettiğim en önemli husus ise, benim Allah’a ve namaza şiddetle muhtaç olduğum gerçeği oldu. Yerimden kalkmadan önce de şu duayı yaptım: ‘Allah’ım bir daha küfre girmeye cüret edersem beni, o küfre girmeden önce öldür ve bu hayattan kurtar. Hata ve eksiksiz yaşamanın çok zor olduğunu biliyorum. Ancak şunu yakinen biliyorum ki, bir tek gün dahi olsa sensiz yaşamak senin varlığını inkâr etmem mümkün değildir.’

Jeffrey Lang Kimdir?
Jeffrey Lang 1954 yılında Amerika’nın Connecticut eyaletinde dünyaya geldi. Katolik bir ailenin çocuğu olan Lang, dindar okullarda eğitim hayatını sürdürdü. Başarılı bir şekilde eğitimine devam ederek San Francisco’da üniversite okudu. 18 yaşında önce ateizmi seçti, daha sonra da Kuran-ı Kerim’den etkilenerek Müslüman oldu. Şu an Amerika’nın en büyük üniversitelerinden biri olan Kansas Üniversitesinde Matematik Profesörü olarak hayatına devam ediyor. “Melekler de sorar; İslam’a Yolculuk”, “Teslimiyet Mücadelesi” adlı kitapları bulunmaktadır.

30 Ocak 2010 / Milli Gazete